KİMLİKSİZLİK ÜZERİNE !

Ben burada konuya girerken öncelikle, insanı salt canlı türü olarak değerlendirmeksizin, en son evrimsel morfolojisi olan “Homo Sapiens Sapiens” bağlamında anlamaya çalışmaksızın, ona kutsallık yüklemenin bir çok hataya neden olabileceğini düşündüğümü belirtmek isterim. Zira ayaklar yere basmadan baş göğe ermez... İnsan önce biyolojik bir varlık olarak ele alınırsa onun biyopsikolojik gelişimi ile koşut giden kültürel evrimi daha sağlıklı değerlendirilebilecektir.

İnsanın biyolojik evrimi ve halen antroposen dönemde ulaştığı son morfoloji ve onun genetik yapısı üzerinde aydınlatılmamış pek çok nokta bulunmaktadır. Antropolojik olarak insanımsılar (hominidler) ile başlayan evrimsel süreç bugün de devam etmektedir. Bu yönden incelendiğinde Homo Sapiens Sapiens genetik çeşitlilikler ile kendini doğaya karşı daha dayanıklı hale getirme yolunda yaklaşık 100 bin yıl önce bilişsel “cognitive” devrimini gerçekleştirmiştir. Daha sonra gerçekleştireceği tarımsal devrim zamanımızdan 12 bin-15 bin yıl öncesine dayanmış olsa da bilimsel devrimi Harari, Livingstone, Watson vb bir çok müellif tarafından son 5 yüz yıl içine tarihlendirilmektedir. Kimlik sorunsalı da zaten bilişsel “cognitive” devrim ile başlamış daha sonra kültürel evrimin etkisi ile bölgesel ve coğrafi etkenlerin de rolü ile derinleşmiştir. “Kimlik sorunu” dediğimiz ve bugün kimi “çevreci ve barışçı” olduğunu “iddia” eden kişi/grup/kurumların dilinde paradoksal eleştiri ve entellektualite tartışmasını da beraberinde getiren bir soruna dönüşmüştür.

Kimliksizlik nedir? sorusu beraberinde kimlik nedir? sorusunu da sormayı gerektirdiği için yukarıdaki girişi yapmaya gerekli gördüm. Kimlik bir kendini tanıma süreci olarak değerlendirilir. Kendini tanıma öncelikle insan varlığının evrimsel olarak ulaştığı son morfolojik ve biyolojik yapının özelliğidir. Kendini tanıma bir süre sonra kendini tanımlama-tanıtlama zorunluluğunu beraberinde getirir ki dil ve konuşma burada çok önemli yer tutar. Bu tanımlama iki türlü olur diye düşünmekteyim. İlki kendisini kendine tanımlama daha sonra kendini başka bireylere tanımlama olarak belirtilebilir. Kimlik, insanın psişik bütünlüğünün onu dengeli kılan semboller dünyası ile oluşmaya başlar. İmgelem ile ve soyut düşünce yaratımı yetisi ile yakından ilgilidir. İnsan simge-evreni insanlık tarihi boyunca oluşmuş ve kuşaktan kuşağa aktarılarak bir kültürel gerçeklik halini almıştır. Bu rasyonalite, ister kollektif bilinçdışı ister bilinçli egonun bir yolculuğu olarak addedilsin yadsınamayacak boyutlardadır. Bu anlamda düşünülürse insan varlığının bireysel psişik bütünlüğünün korunması bağlamında bir rasyonalite sorunu olduğu söylenebilir kanımca. Neden bu şekilde ifade ettiğimin kanıtları paleontoloji ve antropolojinin bulguları ile tıp biliminin verilerinde yatmaktadır. Bunu kısa bir tarihsel gözden geçirmeyle desteklemeye çalışabiliriz. Bugün antropolojik ve paleontolojik verilere göre, iki ayak üzerinde yürümeye başlama insansı-antropoid atalarımızdan Homo Erectus ile birliktedir. Bu özellik insan türüne hayatını idame ettirmek için basit aletler yapma yetisini vermiştir. Ama her şey son derece sınırlıdır. Bu özellik bugün primatlarda hatta kargalar dahil bir çok kuş türünde bile vardır. Araştırıcılar insanlık tarihinde ilk taş aletlerinin yapılması üzerinde hassasiyet ile duruyorlar. Çünkü yaklaşık 1.5 milyon yıl önce bu taş aletler bir soyut düşünceyi takiben başlamıştır. Ben bunu “taşın içindeki baltayı görebilme-tasavvur edebilme” yetisinin gelişmesi olarak ifade etmek etmek istiyorum ki bu öncelikle bir soyut düşünme yetisini gerektirir. Ancak alet yapmak için bu yetmez, “taşın içindeki tasavvur edilen balta formunu çıkarmak için yardımcı aletler düşünme” yetisi şarttır. Bu da bir üçüncü şartı beraberinde getirir o da daha detaylı “el” becerisi. Evet el becerisi için daha çok bilginin ve tasavvurun kodlandığı bir genetik yapı ve daha büyük beyin gereksinimi vardır. Dahası bugün insan beyninde konuşma ve detaylı el becerisi beynin Brocha Merkezi ile yakından ilgilidir. Peki “prefrontal cortex” ile amygdala arasındaki yolaklar” bunlar da soyut kavramlar üretebilme ile yakından ilgilidir. Anlaşılmaktadır ki “cognitive devrim” insan kimliği oluşturmayı zorunlu kılan bir süreci başlatmıştır. Aksi takdirde kültürün soyut ve somut mirasını kuşaklara aktarmak mümkün olmayacaktı. Simgesel düşünme, konuşma ve ince el becerisi ile yakından ilişkili olduğuna göre bölgesel olarak farklılık ve benzerlikler içeren kültür önemli süreç olarak düşünülmelidir. Bir başka deyişle Homo Sapiens Sapiense mahsus onu Homo Sapiens Neanderthalis’ten bile üstün kılan bir özellik olan kültür kavramı ortaya çıkmaktadır. Yani kimlik oluşturmak suretiyle kültür aktarımı ve etkileşimi evrimleşmiş insanın vazgeçilemez yola çıkış noktasıdır. Zira insan varlığı üç önemli hafıza bileşenini barındırır. Bu tarihsel hafıza, toplumsal hafıza ve teknik hafızadır. Biyolojik evrimi, kültürel evrimi ile paralel yürürken kimliğini yaratır ve bu kimlik daha sonra güvenlik kaygıları ile toplumsal hayatını yaratır. Bu sayede gerçekleştirdiği aktarımlar ile uygarlıklar kurarak toplumsal hafızasını inşa ettirir. Kimliksizlik ancak bireysel ve toplumsal hafızanın kaybı anlamına gelir ki sonucu kaotik bir süreçtir.

Bu ne anlama gelmektedir? diye bir soru hemen akla geliveriyor. Evet kültür savaşlarının devam ettiği günümüzde “baskın bir kültür” yaratmak bağlamında çok büyük önem taşımaktadır. Sınırlı dünya kaynaklarının acımasızca tüketimindeki aşırılık, ihtiyaç fazlası üretime rağmen adil olmayan bir dağılım bölgesel çatışmaları kaçınılmaz kılmaktadır. Bu bölgesel çatışmalar artan enerji gereksinimi ve para birimlerinin belirleyicisi olan doğal kaynaklar ekseninde ve o doğal kaynaklara sahip bölgelerin uluslar arası kullanımının olanaklı kılınması ile yakından ilgilidir. Bir kültürün baskın olabilmesi için etkileşimde olan diğer “kültür/kültürler”i destabilize ederek, disintegre etmesi gerekmektedir. Baskın kültür oluşturmanın en önemli yolu etkinlik kurmak istediği kültürü yaratan toplumun tarihi-teknik-toplumsal hafızasından kopararak onu kimliksizleştirmesidir. Burada kimliksizlik telkini için kullanılması gereken entrümanlar genellikle hoşgörü-çevre-barış sloganları üzerinden yürütülür. Bu “resiprokal” bir faaliyet olup kültür politikası olmayan ülkelerde baskın kültürü temsil eden küresel gücün son derece sistematik yürüttüğü disintegrasyon ve destabilizasyon programının etkinliğini belirler. En büyük tehlike altında olan sistem ise ulus-devlet modelleridir.

Bir an düşünelim küreselleşme olgusunun bir baskın kültür gerektirip gerektirmediğini. Bu baskın kültür artık din (milli idealler), ırk kavramının üzerindeliğini savunmayacaksa neyi savunmalıdır? Evet acılar içinde kıvranmakta olan tüm insanlığı, özgürlüklere saygılı ve özgürlüğü en kutsal kazanım telakki eden, hak ve adaleti her türlü kavramın üzerinde tutan bir değerler bütünü etrafında toplamak zorunluluğu vardır. Bu yapılırken, kültürel kimliksizleştirme yapmaksızın etnosentrik olmayan, yurtseverliği esas alan bir sistemin ulus-devlet modeli ile XX.yy’ın en büyük devlet adamı büyük devrimci Atatürk’ün ilkeleri ile mücessem kılınabileceğini bir defa daha hatırlatmak isterim.

Evet, küreselleşmede belirleyici bir kültür oluşturmak adına en az 5000 yıllık birikimi olan Anadolu coğrafyasında kimliksizleştirme ve destabilizasyona asla izin verilmeyecektir. Küreselleşme iddiasında bulunan özgürlük kavramını sindirememiş gücün/güçlerin karşısında bu yeterli güçlü birikim ile duracak entelektüel kapasite harekete geçmek zorundadır. Aksi taktirde küreselleşirken küresel gücün küresel kölesi olmak kaçınılmazdır.

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör