BİLMEK YA DA BİLMEMEK-OLMAK YA DA OLMAMAK

Daha önce insanların eğitilebilenler ve eğitilemeyenler olmak üzere tasnif etmiştim. Gerçekten de bir insanın hayatta taşıyamayacağı en ağır sıfat “eğitilemeyen” olmaktır. Zira eğitilememek vasfı insan

onuruna en ağır gelen kavramdır. Eğitilememek öğrenme yeteneklerini de sınırlayan bir durumu yaratır. Onun için eğitim, öğretim kavramı ile birlikte değerlendirilerek ele alınması gereken bir temel kavramdır. Eğitim belli bir süreyi kapsasa da öğrenim o temelin verdiği kurgu üzerine inşa edilen hayat boyu devam edecek bir süreçtir. Eğitilebilir olmak zeka ile beraber “irade” kavramını da zorunlu kılacaktır. Yani irade ne kadar kuvvetli ise eğitilebilirlik de o ölçü de artacaktır diye düşünüyorum. Bu şekilde düşünmemin temelinde inandırılabilmek ve inandırılamamak kavramları yatmaktadır. Kanımca, inandırılmak iradenin en zayıf olduğu edilgen zihinsel durumlar için geçerlidir. Böyle bir zihin durumunda zekanın özgürlüğünden bahsedilemez. İnandırılamamak ise edilgenliğin olmadığı salt kendini koruma esaslı isyankar ve itaarkar dışavurumlar ile tezahür edecektir. Eğitilemez bir insan, sadece inanmak veya inandırılmak kavramlarının tefrikini zaten yapamadığı için “iman” denilen “insani erdemi” zaten hak edemeyeceğinin bilincinde bile değildir. İnandırılan zayıf iradeli kişiler beyin korteksinin değil salt “hormonlarının” etkisiyle korkularıyla hem haldirler, iman ile uzaktan yakından alakaları yoktur, kendilerini “iman ehli” olarak niteleyerek ve bu zanları üzerine hüküm vererek karşısındakileri acımasızca infaz ederler. Kanaatimce “iman” olgusu öncelikle “kendini bilen ve tanıyan özgür zekalı”eğitilebilen bir insanın vasfı olup dindarlık ile de koşut değildir. Bu tip insanlar ne kandırılabilir, ne de inandırılabilir. Çünkü inanması gerekenin dışarıdaki putlar değil kendi öz benliğindeki yüzleşmesi gerekenler olduğunun idraki içindedir. Bu nedenle “Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti” özellikle rahmetli Hasan Ali Yücel zamanında bu doğrultuda doğu ve batı felsefesine dair bir çok eseri günümüz Türkçesine kazandırmaya gayret etmiştir. Oysa sonraki dönemlerde Anadolu Türkiyesi zaten eğitilemeyen bir toplumda inandırılan ve inandırılmayan kitlelerin tekelinde zaman zaman el değiştiren yönetsel erkin toplumsal kırılma noktalarını kendi “jakoben (merkez sağ-merkez sol hatta İslamcı Jakoben ideoloji)” siyasal görüşleri doğrultusunda eğitimi ve öğretimi tahrip ederek “maarif”ten uzak bir nesil yetişmesine neden olmuştur. Sonuçta, iktidarı ile muhalefeti ile zaten eğitilemeyeceği tasdik edilmiş bir toplumda inandırılanlar ve inandırılamayan ellerde “imansız kör döğüşü” etrafında zaman-insan ve kaynak israfı ile küresel güçlerin kimliksizleştirme hedefinde bir yok oluş süreci yaşanmaktadır. Zira bu durumdan kendilerini entelektüel zanneden inandırılamayan itaatkarlar da, inandırılmayan demogog muhalefetin yanında sağkalımsal kaygılarla statükolarını kendilerine has riyakarlıklarıyla koruyarak menfaat sağlamaktadırlar. Bunun en güzel tezahürü 1683 yılında başlayan geri çekilmenin 1921 de Sakarya Meydan Muharebesi ile durdurulması ve sonra 30 Ağustos Zaferi ile de taçlandırılmasını kaçımızın idrâk ettiği bir tarafa kutlamaya bile gerek duymamaktır. Eğitime dirençli, ulus bilincine ulaşmamış, yurtseverliği tartışmalı, kendisini iman vehminin sarmalına kaptırmış bir topluma bu ayıp yeter.

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör