ŞEB-İ ARUS...

Bugün Covid 19 Pandemisi gölgesinde, Mevlana Celaleddin Rumî'yi anmak adı altında özellikle 1992 den itibaren bizzat Devlet eliyle düzenlenen Şeb-i Arus ismi ile anılan, Mevlana'nın göçtüğü 17 Aralıkta sona eren etkinliklerin ruhundan çok şey yitirmiş olduğunu görmekteyiz. Zaten, siyaset ile kol kola muhtelif tarikat mensupları müddeîlerinin konformizmini pekiştiren bir devlet gösterisi halini almış idi. Kanunla, bu tarikatlerin kaldırılmasının mümkün olmadığı savı ile bu kurumların tekrar ihdas edilmesinde israr etmek zaten bu kanuna açıkça muhalefet ve TC ile mücadele etmek anlamında değerlendirilmelidir. Hepimiz biliyoruz ki 30 Kasım 1925 tarihinden itibaren Tekâya ve Zevâya kanunu ile istisnasız tüm tarikatler tarihteki yerlerini almıştır. Kurumsal yapıları ve hiyerarşik sistem ve ünvanları ile artık sadece bir akademik tarihi araştırma ve inceleme konusu olarak kültürel bağlamda değerlendirilmeleri gerekir kanaatindeyim. Mensupları olduklarını söylenerek, günümüze kadar halen var olduklarına kuvvetle inandırılan bu tarikatlerin hiç birisinin kurucu olarak adlandırdığı kişilerin, kendi devirlerinde tarikat kurma iddiasında olmadıkları da bir realitedir. Ne Mevlana Celaleddin Rumî'nin, ne Hâce Bektaş Veli el Horasanî el Nişaburî'nin (Eseri Makalat Arapçadır) ve çağdaşlarının evrensel ve çağları aşan söylemlerine rağmen, böyle bir iddia sahibi olmadıklarını hepimiz biliyoruz. Bugün Konya'da düzenlenen Şeb-i Arus etkinlikleri, Türk-İslam sentezi denilen hibrid ideolojinin çeşitli tarikatlar ve belirli bir mezheb çizgisi adı altında toplanarak senkretik bir yapı oluşturmada ortaya koydukları devlet erkinin bizzat üstlendiği, devlet ile münasebetleri konformist bazda yoğun olan hep aynı isimlerden ve sanatçılardan müteşekkil çeşitli tarikat müddeilerinin bir propaganda vesilesi halinde sürmektedir. Biliyorsunuz değerli dostlarım, bendeniz zaten her türlü kurumsal tarikat sistemini sorgulamışımdır. Bunu bir çok kereler de ifade ettim. Nakşibendiliği ne kadar sorguluyorsam, kendilerini Mevlevî, Bektaşî, Kadirî, Rifaî vb olarak niteleyenleri de aynı şekilde sorgularım. Dayatmacı olmayan telkin gayreti taşımayan, her düşünce sistemine saygılıyımdır. Onların da bendenizin düşüncelerini edeb dairesinde eleştirme hakkı vardır şüphesiz. Kurumsallık iddiasıyla devlete yaslanan, kendilerine ne ad verirlerse versinler, her türlü konformist yapılar toplumu mevcut haliyle bir adım bile ileri götürememiştir. Bu konuda tüm tarikat mensubu müddeilerine de mesafeliyimdir. Çünkü gnostik/irfanî olmak hermenötik/yorum bilgisi gerektirir. Bu da kurumsallığa sıkıştırılamayacak kadar geniş kavrayış sınırlarını zorunlu kılar. Ayrıca, biat kültürü ile değil kendini keşfetme ve kendinden kendine bir yolculuk azmi ve kararlılığı ile yürünmesi gereken bir yoldur. Vicdani bir olgu olan din, kurumsallaşınca seküler hayata, kaynağını ilahi olandan aldığını ifade ederek iktidar sahiplerine hizmet edecek şekilde müdahale ettiği bir sosyolojik hakikattir. Benzer şekilde yine, bireysel olması gereken keşfî ve vicdanî bilgiye dayanan tevil esaslı gnostik düşünce biçimi de "tarikat" adı altında kurumsallaşır. Ben bunu subjektiviteden objektiviteye geçerken senkretizm adına bir devlet sistemselliği olarak değerlendiriyorum. Bu genellikle devlet erkinin yönetimsel olarak meşrû tanıdığı, kendi ortodoks sistemini dayatırken bir senkretik yapı oluşturma gayretidir. 1925 sonrası, Mevlevilik, Nakşibendilik, Rufailik, Kadirilik Bektaşilik sadece tarihte yerlerini almakla kalmadı, bilgi üretme bağlamında da çağın gerisinde kaldıkları için kurumsallaşmış halleri TC tarafından çıkarılan kanunla haklı olarak lağvedildi. Ancak gnostisizm, gnostik irfan ortodoksinin her türlü dayatmasına "non-conformist" laik bağlamda, "insan" var oldukça yaşamaya devam edecektir. Zira insanı insan yapan özgürlük denilen o yüce kavramdır. Hürriyetin idrâki ise biat geleneğine endekslenmeyecek kadar kutsal, put yapılamayacak göksel olmayan bir insanî erdemdir. Bu bağlamda;

1.Seküler olmak lâik olmaktan farklıdır

2.Konformizm, kurumsal din olgusu (ortodoksi=devlet erkinin telkini olan dinsel yapılanma) ve kurumsal gnostik (tarikat) yapıların temel karakteridir.

3.Bu tip yapılanmalar devlet erkinin kontrol mekanizmasının ayrılmaz bir parçasıdır

4.Bu gibi gayretler, konformist süreçte laikliğe aykırıdır

5.Kurumsal gnostik yapı ve kurumsal dinsel (ortodoks) yapı devlet ile ilişkisi bağlamında bir süre sonra belirli bir ideoloji haline gelir

6.İdeolojik karakter kazanan, hatta kendisi bizzat ideoloji haline gelen kurumsal gnostik yapılar ortodoks kurumsal din olgusu ile konformizm bağlamında tam anlamıyla geçmişin tarikat yapıları adı altında cemaat adı verilen agnostikleştiklerinin farkına varmadan "community" ler de diyebileceğimiz menfaat odaklarını kurgular.

Bu nedenle lâik devlet sistemi, kendi eliyle kurumsal dinî veya kurumsal gnostik karakterli organizasyon yapamaz. Devlet sadece kendi lâik ve sosyal yapısına, egemenlik alanına müdahale niteliği taşımadığı sürece irfanî öğretileri ve onların etkinliklerini bir kültür hareketi olarak değerlendirebilir, ama içinde yer alamaz. Öte yandan, devletin yasama, yargı ve yürütme organı mensublarının, bu tip etkinliklerde propaganda vasfında konuşmalar yapmalarının sakıncaları, maalesef 1954 yılından beri bizlere bir deneyim kazandırmamış gözüküyor. Ne laikliğin kavrandığı, ne de seküler olmanın ayırdedilebildiği, dinin devlete bağlandığı bir sistemde felsefe ve mantık geleneğini kurmaya yönelik, batı medeniyetinin doğu kökenlerini ve karşılıklı etkileşimini irdeleyemeyen, dini akılcıl yorumlayamayan, bilgi üretemeyen, bir "maarif" sistemi ile uygarlık yolunda ilerlemek mümkün olmayacaktır. Bu arada Hasan Âli Yücel'i minnetle yâd etmeden geçemeyeceğim. Ünlü Tasavvuf Tarihi Uzmanı Prof.Dr.A Gölpınarlı'nın 1925 kanununa atfen söylediği "Hasılı Mevlevîlik de tarihteki yerini aldı, ancak Mevlanaî'lik sürecektir" sözünü anımsatır onu da rahmetle anarım. Özetle operatif tasavvuf döneminin irfanî esasa dayanan spekülatif tasavvuf sistemine ve öğretisine evrildiğini söylemek yanlış olmaz kanaatindeyim. XI.YY, XVI.YY, XIX.YY ve XX.YY bu konudaki nirengi noktaları olarak değerlendirilebilir. Mevlâna Muhammed Celaleddin Belhi Türk Kültürü'ne mâl olmuş, irfanı ile insanlığı aydınlatmaya devam eden "Horasan Erleri"ndendir. Eserleri ise idrâk edilmek içindir. Bugün, kendini bilmez şu veya bu cemaatin desteğiyle tarihi okumaktan aciz ajan kılıklı, eski yazma hırsızı, akademik ünvanlı kimi soytarıların yakıştırdığı Moğol casusu vb'nin safsatalarıyla sözüm ona Türk'lük savunuculuğu kisvesi ile idrâki kısıtlı, kitap basıp sadece onu satma derdinde olan "echel-i cühelâ"nın sözleri harmanlanarak yazılı ve görsel medyada dolandırılıp durmaktadır. Bir yandan, yobaz kafa ondan nemalanırken, bir yandan da bu gruplar ezber bozma farklı şey söyleme hezeyanında Türk kültürüne zarar vermeye devam etmektedirler. Aslında bunların kimin maşası ve ajanı olduğu da gayet iyi irdelenmelidir. Sözlerimi sema, sâfa vefâ kavramlarının önemine daha sonra tekrar değineceğimi vurgulayarak bitirirken Türklerin yetiştirdiği ve evinde Özbekçe konuşan, Türkçe şiirleri de olduğunu bildiğimiz Mevlâna Muhammed Celaleddin Belhi'nin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

Sevgilerimle

Dr.M.C.YAĞMURDUR


7 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör