Üniversite Kavramı – V

Günümüzde, Üniversite kavramının Wissema’nın tanımladığı üç farklı jenerasyon temelinden hareket ile değerlendirmesi kısıtlı kalmaktadır. Daha çok sosyo-ekonomik etkilerle, genişleyen ve küreselleşen üniversite kavramının çok daha karmaşık sorunlarına ve bu sorunların çözümü ile ilgili çalışmaların da multidisipliner yaklaşımlar ile mümkün olabildiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Konuyla ilgili pek çok çalışma olup ilgili alandaki yorumlara değinmek gereği de vardır. Ancak Wisema tarafından yapılan tarihsel sınıflamanın genel bir şablon olarak tüm üniversite tarihine uygulanmasının mümkün olmadığı kanısındayız. Özellikle Ülkemizde, üniversite ve akademik hayatın karşılaştığı sorunlarda öncelikle bu kavramın temelindeki eğitim anlayışının geçirdiği tarihsel süreç iyi anlaşılmak mecburiyetindedir. Zira “iyi bir anamnez tanının yarısıdır” düşüncesi, hastaya zarar vermeyecek tedavi yönteminin seçilmesinde ilk adımı oluşturacaktır.

1. Üniversite kavramında ve yapılanmasının dayandığı ontolojik temellerin bilime etki süreci

İskenderyeli-Clemens (MS. Atina-150-Kudüs-205)

Daha önceki yazılarımızın ekseninde değerlendirildiğinde, Greko Latin dünyada kurulan aslında bir Ortaçağ kurumu olan üniversite olgusunun, Hristiyanlığın egemen olduğu bir coğrafyada doğmuş olduğu inkâr olunamaz. Konunun kökeninin, iki bileşeni dikkatle irdelenmek zorundadır. Bunların ilki, eğitim kavramı üzerinde şekillenen bu olgunun, gelişimini daha iyi anlayabilmek için Batı Medeniyeti’ nin kökenlerinin inşa edilme sürecinde özellikle II. YY’a dikkatle bakmak şarttır. Bu yüzyılın başında, daha 215 yılında yani İmparator Caracalla’nın vatandaşlık tanımını tekrar yaptığı 212 yılından sadece 3 yıl sonra İskenderiyeli Clemens ve ardılı Origenes tarafından devam ettirilen Antik Yunan ile Hristiyanlığın bağdaştırılması amacıyla yapılan eğitim kurgusudur. [1], [2]

burada daha sonra hem İslam dünyasında kullanılan hem de XII. YY’daki üniversite kavramına temel teşkil ettiğinden şüphe olmayan “yedi temel sanat (Quadrivium et Trivium)” üzerine felsefe ve teolojinin inşa edildiğini bildiğimiz erken dönem okulların varlığına dikkat çekmek gerekir.[3] Bu okullar her ne kadar “Kateşet tarzı” okullara örnek teşkil etmiş olsalar, Roma İmparatorluğu tarafından tescil edilmek için, önce 321 Nicae konsülünü ve iki asır sonra da Aziz Augustinus’u bekleyecek olsalar da dayandıkları ilke ilginçtir. Yedi temel sanat üzerine, felsefe ile birlikte Hristiyanlık ile sınırları kati bir şekilde çizilen teoloji daha sonra özellikle XII. YY’dan başlayarak, İslam Coğrafyasına örnek olacaktır.

Ortaçağda bu okulların eğitim anlayışı, sadece İslam Dini’ ne ilişkin teolojik incelemeler zorunluluğuna da iham kaynağı olacaktır. Açıkça ifade edilebilir ki, bu tür bir yaklaşım ile eğitim veren okullar, erken Hristiyanlık döneminde, Hristiyanlıkta vaftiz töreni için gerekli olan konuşmanın etkileyici olması esasına dayanmakta idi. Aslında net olarak görülmektedir ki bir tür “dinsel hitabet” eğitimi almış ve “hatip” yetiştirmek zorunluluğu söz konusudur. İşte VIII. YY’dan itibaren, Aristo felsefesinin Hristiyanlık temelli öğretisinin, Aristo felsefesinin İslam Dini temelli adaptasyonu öğretisine ilham olduğu söylenebilir. Zira İslam Dini’nde “cedel” yani kıyas bilginin önemli bir kaynağı olarak addedilmiştir. Kıyasın dinsel bilginin keşfinden çok, zaten var olanı telkin esası taşıması özelliğinden dolayı dayandığı mantık, “diyalektik felsefeyi” gerekli kılmıştır.

Aristo (Antik Yunan, MÖ-384-322)

Greko Latin Hristiyan kültüründe bu nedenle, Ortaçağda Abelhard ile başlatıldığı varsayılan diyalektik eğitim dönüm noktası olarak kabul edilir. Aristo mantığının “dine endekslenmiş hali” olan skolastik düşünce sistemi gerçekten de agnostik hale gelerek XIII. YY’dan itibaren seküler sistemle etkileşim haline girmiştir. Bu etkileşim Greko Latin dünyada bir süre sonra dinsel etkiden kendisini kurtarmak suretiyle Rönesans ile bilgi çağını oluşturmuştur. Greko Semitik dünyada ise İslam Dini’nin teokratik-seküler etkisiyle antik dönem erken Hristiyanlık dönemi “kateşet” okullarının “İslam teolojisi” içindeki kurumlarını devletleştirmek söz konuş olmuştur. Bu suretle medrese geleneği yaratılmıştır. Bu adaptasyon ile sağlanan dönüşüme dinsel erki de kontrol eden yönetici seçkinlerin hamiliği-koruyuculuğu suretiyle, bilgiyi kontrol etmek ve tekeline almak gayretiyle daha da sıkı sarılınmıştır. Bu durumun doğal bir sonucu bilgiyi nakletmek esası, İslam Coğrafyasının Osmanlı İmparatorluğu gibi, egemeni olan ülkelerde sadece “nakli” temel alarak, salt bilgiyi getirenin güvenirliği ve deneyimi üzerinde durulmasına neden olmuştur. Bu nedenle “hoca ve talebe” ilişkisi bir tür “dikte eden ve iyi dinleyen” ilişkisi olarak sürmüş olup, IV. YY’da Hristiyan dünyasında Aziz Agustinus tarafından “Hristiyanlık dini teolojisi temelinde belirlenen eğitim şablonunun” İslam Coğrafyasına uygulamak ısrarından doğan “Medrese Geleneği” bugün bile devam etmektedir.[4] Aslında açıkça söylemek gerekirse “imam hatip okulları” da bir tür Roma İmparatorluğu’ndaki II. YY Kateşet okulları gibidir. Kateşet okullarındaki hitabet ve ikna esaslı Hristiyan Teolojisi eğitim ve öğretim yöntemi, İslam Dini içerisinde kullanılmaya başlanmıştır. Medreseler ise bu eğitim temelinin üzerine kurgulanmıştır. Bu okul yapılanma sistemi, diğer dinlere ait tarihsel ve düşünsel süreç esaslarını geçersiz sayarak ve onlara açıkça karşı çıkmaksızın redderek hatta batıl sayarak, onları nihai ve tek geçerli doğrunun İslam Dini olduğu söylemi potasında eriterek tartışmaya açmamıştır. Eğer illa ki açması gerekiyorsa, “İslam Akaidi” çerçevesinde “cedel/kıyas” esaslı yapmaya olanak tanımıştır. Bu nedenle özellikle XIII. YY’dan itibaren Greko-Latin Batı Avrupa coğrafyasındaki skolastik düşünce etkisi, özellikle XIII. YY’ın ikinci yarısından sonra deneysel akılcılığa evrilmiş ve “özerk üniversiteler” yapıları yaratmıştır. Çünkü özerk olabilmek, Üniversite Kavramı-I yazımızda da ifade etmeye çalıştığımız üzere, finans kaynaklarını bizzat kontrol edebilmek, eğitim programlarında da kilise dogmalarından taşra olmayı gerekli kılmıştır.

Fransız Devrimi (1789-1799)

Greko Semitik Ortadoğu kültüründe ise, bu süreç himaye eden ve edilen ikili ilişkisine dayalı siyasal erk ile yakın iş birliği oluşturarak, onun temsil ettiği seküler din anlayışına hizmet eden “ulema sınıfını” doğurmuştur. Bu agnostik ve kurumsal din olgusu ile onun temsil ettiği ülema sınıfı devletin “ortodoks” din anlayışı çerçevesi sosyo ekonomik şartlar nedeniyle karşısında hep non-konformist karakterli muhalif heterodoks yapıların temsil ettiği dinsel tepkisel grupları bulmuştur.[5] Bu yapılar da hep gnostik eğilimli olup (kökenini Yeni Platonism ve özellikle Manihaizmden alır) dinamik ve mesiyanik yapılarıyla ilk zamanlar devlet ve ulema sınıfı ile çatışsalar da daha sonra devlet eliyle “tarikat” yapıları haline getirilerek kontrol edilmek istenmiştir. İşte bizim eğitim sistemimizde cumhuriyet reformları bu tip sınırlamaları kaldıracak şekilde genel geçerli evrensel normlar esas alınarak tasarlanmıştır. Daha önce de bahsettiğimiz, İslam Coğrafyasındaki Kufe ve Basra Okulu’ndan mülhem programlara sahip Ortaçağ Hristiyan dünyası Avrupa üniversitelerini örnek verdiğimiz, Greko-Latin tarz üniversitelerin skolastisizm temelinde inşası bu anlamda oldukça ilgi çekicidir. Daha önceki yazılarımızda üniversite kavramının temelinde Greko-Latin kültürün ne kadar etkili olduğu konusuna değinmiştik. Gerçekten de Batı Avrupa’da başlayan deneysel pozitivist-rasyonalist temelli düşünce ve bilginin damgasını vurduğu modern çağlarda, yükseköğrenim seküler olmaktan daha da öteye evrilerek Fransız Devrimi’nin de etkisiyle “laik temeller” üzerinde yükselmeye devam etmiştir.[6] Bu bilgi çağı Thomas Pane’nin ifadesi ile akıl çağını yaratarak dil ve felsefede de bilime bambaşka bir yön vermeye başlamıştır.

2. Medrese ve Üniversite bir birinden farklı kavramlardır, medrese üniversite demek değildir.

VII-IX. YY’larda Neo-platonizmden etkilenen “vahdet-i vücut” düşüncesi, özellikle İslam Dünyası’nda, erken dönemde gelişen “Hükema felsefesi” ile etkileşerek oldukça farklı gnostik karakterli bir düşünsel süreç olup kanaatimizce birçok ortaçağ medreselerinde etkin olmuştur.[7],[8] Zira yoruma dayalı bu sistem senkretik vasıflı olması nedeniyle farklı grupları dini olduğu kadar siyasal olarak da bir arada tutmak esasını gütmek zorunda kaldığından bu yola girmiştir.[9] Kurtuba doğumlu Muhyiddin Arabi (1165-1240) bu görüşün en bilinen temsilcilerinden birisidir. Bu düşünce sisteminde “emr-i bil fiil” aslında “emr-i bil kuvva”dan sonra “varlık alanına” yani “şuhut alemi”e geçiş noktasındadır. Bu düşünsel akış, eski tabirle Teokratik Seküler İslam Devleti sisteminde “zuhur” ederlik kabulü ile beslenmiştir.

Muhyiddin-Arabi (Endülüs MS 1165-1240)

Bu tarz düşünce, XI. YY’da Muhyiddin Arabi’de gördüğümüz özellikle onun “Fütühat-ül Mekkiye” ve “Füsus-ül Hikem” isimli eserlerinde belirgin olarak rastladığımız, varlığın oluşumunda beşinci ve son aşaması düşüncesi temel alınmak suretiyle olgunlaşmıştır. Kavramsal olarak baktığımız zaman, bu düşünce tarzının, İslam dünyasında tercüme hareketlerinin yoğunlaştığı, VII-XIX. YY’lar arasında Emevi ve Abbasi Arap emperyal sistemi devrinde hız kazandığını görmekteyiz. Aslında kökeni ve eğitim tarzı, ta Aristo düşüncesine dayanan “idea’nın formda içkin olduğu enthellekia” kavramının “salt İslam Dini temelinde” kurgulanarak yarattığı erken dönem örneklerini “Mutezile ve Meşailik” gibi akımlarda gördüğümüz bir yapının üzerinde evrimleşmiş olduğunu da iddia edebiliriz.

İmam Gazali (İran Tus doğumlu, İslam Alimi, MS. 1058-1111)

Bu düşünce akışı, kimi zaman kadim gnostik çizgideki Stoist Ahlaktan beslenen, “Panenteizm” esaslı çoğunlukla kurumsal “Tarikat” yapılarının ilham aldığı “Tasavvuf” düşüncesiyle zaman zaman çatışsa da devlet erkinin zorladığı konformizm ile özellikle Mehmet II zamanından itibaren İmam Gazali (İran 1058-1111) çizgisinde yürüyerek daha çok Quadrivium ve Trivium üzerine kurgulanmış İslam Felsefesi haline dönüşerek yaratılan ulema sınıfının tekelinde agnostik bir karaktere bürünerek varlığını sürdürmüştür. İşte felsefenin, teolojinin ve her türlü bilimsel düşüncenin sadece İslam Dinine uygunluk şartıyla öğretilme zorunluluğu Osmanlı Devleti’nde son zamanlarına kadar batılı anlamda bir üniversite oluşumuna asla müsaade etmeyen bir realite olarak karşımıza çıkacaktır. Bu nedenle, Avrupa’nın Rönesans ile Bilgi Çağına girdiği son beş yüz yıldır İslam Coğrafyası bilgi üretme sıkıntısı çekmiş Osmanlı Devleti nezdinde temsil edilen İslam Uygarlığı, “himaye eden ve edilenlerin karşılıklı simbiyozu” arasına sıkışarak “bilgiyi himayeye endekslemek” suretiyle insan zekâsının özgürlüğünün kısıtlanmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda da Batı Medeniyeti karşısında mütemadiyen gerilemiştir. Bu konuyu daha iyi anlayabilmek ve Cumhuriyet dönemindeki üniversite reformuna ve günümüz sorunlarına kadar uzayan tarih sürecinde Osmanlı Devleti eğitim kurumlarına ve Osmanlı Devleti’ndeki bilim kavramına kısaca göz atmak yerinde olacaktır. Medreseler başta olmak üzere tüm eğitim kurumları, İslam Dini’nin kabul edildiği çoklukla Greko-Semitik kültür temelli Ortadoğu coğrafyasında, geleneksel teokratik-seküler devlet yapılarının bilgiyi dinsel temele mutlak dayanmak suretiyle, himaye eden ve himaye edilen arasında Tanrı adına paylaşma gayretinden dolayı, yönetsel özerklik kaygısını hiç taşımamıştır. Diğer taraftan da, hedefi salt bilgiyi aktarmak ve bilgiyi aktaranın güvenirliğini esas alan medrese eğitim sistemi zaten dinsel esasların ve bilginin ana kaynağı kabul edilen Kur’an’dan ayrı değerlendirilemezdi. Bu yüzden, ta baştan Aristo skolastisizminin İslam teolojisi sistemi ile birleştirilmesi esas kabul edildiği için “retorik ve belagata dayalı eğitim sistemi” özellikle himaye eden kişi ve himaye edilen bilim adamlarının en önemli özelliği ve ereği olmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı İmparatorluğu’nun onuncu padişahı (1494 Trabzon doğumlu, 1566 Zigatvar’da öldü.) 46 yıl Padişahlık yaptı.

Bu açıdan bakıldığında Osmanlı Devleti’nde daha önceki İslam Devletlerinde de olduğu gibi çok sayıda medrese kurulmuş olduğunu görürüz. Ancak Ortadoğuya has antik çağ skolastisizminin İslam Dini’ne uyarlanması ile oluşan geleneksel eğitimin sürdüğü bu tarz muhafazakâr okullar üniversiteye dönüşememiştir. Nedenleri ise tarihsel sürece ilişkin düşünmek gerekir. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti’nde ilk ve en büyük medrese Sahn-ı Seman yani Mehmet II tarafından kurulan Vakfiyesi günümüze kadar ulaşan medresedir. Daha sonra XVI. YY’da Süleyman I (Kanuni) tarafından kurulan külliye de yine bir diğer medresedir. Osmanlı Devleti’nde medreseler daima bir himaye edenin “vakfiyesi” yani “hayır işi” olarak değerlendirilmiştir. Bu tarz bir kurguda medrese çalışanları ise, başta “ilim” adamları olmak üzere hep himaye edilenler tarafında olmuştur. Aslında bu kurgulanmada himaye eden gücünü ve hayırseverliğini gösterirken himaye edilen müderrisler de itibar kazanmış olmakta idiler. Bu ilişkinin doğal bir sonucu, ortaya himaye edilen tarafından “ilim” adına konan her ne varsa daha çok himaye eden gücü hoşnut etme esasına dayanmak olmuştur. Dikkat edilirse bu yapının en önemli özelliği, “Ulu’l Emre İtaat” zorunluğudur. İslam dünyasındaki daha çok retorik, gramer ve cedel denilen kıyasa yani mantığın yukarıda da ifade ettiğimiz “trivium”u mesnetli sadece “İslam Teolojisini” esas alan geleneksel eğitim sistemi, bilginin kaynağından çok bilgiyi getirenin güvenilir olup olmadığı sorunsalı odaklıdır.[10] Ancak, IX. YY’daki “trivium ve quadrivium” üzerinde kurgulanan yukarıda bahsettiğimiz Kufe ve Basra okulu geleneğinin XIII. YY’dan itibaren daha çok “İslam Teolojisi” üzerinde yoğunlaştığını da bir gerçektir. Bunun doğal sonucu olarak bir yandan himaye eden hayır sahibi-vakfiyenin tek ve yegâne kurucusunun Tanrısal-İlahi vasfından dolayı “Ulü’l Emre İtaat” zorunluluğu diğer yandan “tüm bilgilerin kaynağının Kur’an” olarak kabul edilme icbarı eğitimi şekillendiren ve “bilgiyi ilim” olarak addeden bir yapı doğurmuştur. Bu yapı sayesinde, her “keşfin” din de yeri olmak zorunluluğu ve kutsalın tezahürü (hierophany) olarak görülen himaye edeni hoşnut etme gayreti, “rasyonalist deneysel akılcılığın” gelişmesini engelleyen başlıca faktör olarak karşımıza çıkar.[11]


Burada dikkate değer bir konu Osmanlı Devleti’ndeki ilk kanunname ile Sahn-ı Seman yani Fatih Külliyesi ve Medresesi’nin aynı zamana denk gelmesidir. Burada en dikkate değer konu, Osmanlı Devleti’nde yerleşen geleneğin aslında Teokratik Seküler İslam devlet düzeninde, siyasal gücün en tepesinde bulunan hükümdardan başlayan ve tabana doğru genişleyen bir himaye piramidinin varlığının söz konusu olmasıdır. İşte burada himaye ve himayeye endeksli İslam Teolojisi üzerinde temellendirilmiş medrese geleneğinin XIX. YY’a kadar devam ederek, bilgiyi sadece yönetici ve asker seçkincilerin inhisarında tutması gerçeği ile yüzleşmek durumundayız. Doğal olarak yönetici seçkinler kendi güvenliklerini ön planda tutarak daima askeri teknolojilere ve tıbbi eğitime ayrı bir önem vermişlerdir. Ancak askeri teknolojiler konusunda devletin hep dışa bağımlı olmasını gibi de bir sorun hep var olacaktır. Öte yandan, kendi adına ilk kanunnameyi çıkaran ve ilk medreseyi yaptıran Fatih Sultan Mehmet döneminden beri bu durum son zamanlara değin belirgin hale gelmiştir.

Bu bilgiler doğrultusunda, Türkiye Cumhuriyeti’nde 1935 yılında başlayan üniversite reformuna, daha önceki yazımızda ışık tutmaya gayret ettiğimiz ulusal ve uluslararası sosyo kültürel-ekonomik gelişmeler doğrultusunda yapılan yasal düzenlemelere rağmen, Türkiye’de üniversite kavramı ve kurgusu ciddi sorunlar altında ezilmektedir. Bu sorunu, güncel ve mikro düzeyde irdelemeden evvel, “medrese kavramından üniversite kavramına” geçiş olamadığını vurgulamak gereklidir. Burada esas konuya, daha objektif ve öz eleştiri yaparak bakmaktır. Bu nedenle “bilim ve bilgi üretme” kavramını, son 500 yıldır Ortadoğu Coğrafyasına dolayısıyla İslam Coğrafyasına damgasını vurmuş Osmanlı Devleti bağlamında değerlendirmek zorunluluğu vardır. Zira bu sorun anlaşılamadığı sürece “üniversite görünümlü medrese ısrarı” devam edecektir. Bir kavramın inşa edildiği aksiyolojik temeller objektif, pozitivist ve rasyonalist olmadığı sürece Türk Ulusu için zaman kaybı ve bilgi üretiminde dışa bağımlılık ciddi bir sorun teşkil edecektir.

Sonuç olarak, küresel ekonominin sadece “emek-yoğun” alanında modern “köleler” yaratılmasından öteye gidilemeyeceği tehlikesi ülkemiz insanına post-modern dönemde sadece sanal bir mutluluk ütopyası yaratacaktır. Bunun yanında da daha sonra değineceğimiz “beyin göçü” sorununa yol açması bilgi üretimi konusunda bir diğer ciddi sorunsal olacaktır. Gelecek yazımızda medreseden üniversiteye geçiş sürecindeki zorlukların Osmanlı Devleti dönemindeki kökenlerine değinmeye gayret ederek konuyu örneklendirmeye çalışacağız.

Yazar: Prof. Dr. Mahmut Can YAĞMURDUR, Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzm. Ankara, 07 Aralık 2020

1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör