Üniversite Kavramı-IV

Bir önceki bölümde, genel olarak üniversiteler ve Türk üniversite reformu bağlamında ülkemizdeki üniversite kavramının gelişimine ve kurulan kimi üniversitelerin de yasal dayanaklarına göz atmıştık. Ancak öncelikle, üniversite kavramının ülkemizde yeteri kadar kavranamamasının nedeni olarak gördüğümüz, üniversite olgusunun tarihsel gelişim ve kurgusal sürecine göz atmak sorunu kavramak için ilk adım olacaktır.

Konuya girmeden evvel batı ve doğu coğrafyasındaki üniversite eğitiminin kurgusundaki tarihsel farklılığın, özellikle bugün tam bir “Ortadoğu ülkesi” görünümündeki günümüz Türkiye’sinde hala derin bir şekilde etkin olduğunu belirtmek zorundayız. Bu farklılığın, ülkemizde Türkiye Cumhuriyeti’nin başta merhum Atatürk olmak üzere kurucu kadroları tarafından iyi kavranması nedeniyle, üniversite reformu yapılmasına ve bu reformun bazı aksaklıklara rağmen 2000’li yıllara kadar sürdürülebildiği ancak daha sonra ciddi sorunların Türk Yüksek Öğrenimini tehdit ettiği ortadadır. Ayrıca 1980 sonrasında tüm dünyada üniversite yapılanması ve kurgusu üzerindeki farklı devirleri niteleyen biraz da küresel zorlamanın etkisiyle yapıldığını düşündüğümüz Wissema sınıflandırmasının, başta Avrupa olmak üzere batıdaki Greko-Latin kültürel tarihsel gelişim süreci göz önüne alınarak literatüre girdiği de akılda tutulmalıdır.

Aslında, eğitim olgusu, antik Mezopotamya uygarlıklarından beri her devlet sisteminin temel sorunlarından biri olmuştur. Yazının bulunduğu, Sümer döneminden itibaren eğitim ve öğretim devletin bir yükümlülüğü olarak karşımıza çıkar.[1][2] Son araştırmalar, Tunç Çağı’nın sonu, Sümerler ile başlayan bu insanlık sorunsalının, Demir Devri ile M.Ö 12.YY’dan başlamak suretiyle hızlanarak Babil döneminde ivme kazandığını, Mısır Uygarlığından da etkilenerek Homeros ve Hesiodos ile başlatılan, etik ve erdem açısından toplumu şekillendirmeye çalışan klasik Antik Yunan uygarlığı eğitim anlayışına ilham kaynağı olduğunu göstermektedir.[3]

Mezopotamya Uygarlığı-Babil Kulesi

Gerçekten de ilginç bir şekilde Babil döneminden itibaren karşımıza “Edubba” kavramı ile çıkan bu okullar, öğrencilerin temel ilköğretim sonrası matematik, botanik, edebiyat konularında bir çeşit meslek edindirmeye yönelik, hiyerarşik bir eğitici kadronun denetiminde yetiştirilmeye çalışıldığı “seküler üniversite” benzeri kurumlar gibidir. Her ne kadar antik Yunan uygarlığında eğitim iyi bir vatandaşta erdemi hedeflediyse de M.Ö.V.YY’ da Sokrates’in eğitim felsefesinde yanlışlama ve sorgulama, mantık üzerine kendi özgün düşünce ve kavramlarını yaratmaya çalışan felsefesi, eğitimde bambaşka bir çığır açmıştır. Daha sonra onun öğrencisi Platon idea kavramı ve en üstün idea olarak da Tanrısal erdemleri öngörürken elbette Hesiodos ve Homeros’tan da etkilenmemesi mümkün değildi. Bununla beraber Greko-Latin eğitim sisteminin temellerinde yer alan en önemli ismin Aristo olduğu tartışılmazdır. Aristoteles’in formlara içkin (mündemiç) idealar kavramı, “entelekia” olgusunu öngörerek etik ve estetik olanı kendi “daimon” u ile bulmaya yönelik bir eğitim süreciyle Lykeon’u oluşturmuştur. Onun feyiz aldığı hocası, Platon’un kurduğu Academia’nın ise, ilginç bir şekilde M.S. 529 yılına kadar yaşaması ve Justinian I tarafından “dine aykırı” bulunarak kapatılmış olmasına karşın, Aristoteles’in düşünceleri tüm Ortaçağ boyunca batı Avrupa’da etkili olmuştur. Bu süreçte, iki ilkenin eğitimdeki öneminin bugün bile geçerli olduğu bir yana bırakılırsa, İslam dininin yayıldığı coğrafyada bile, özellikle VII. ve VIII. YY’lardaki tercüme hareketlerinin de rolü etkili olduğu söylenebilir. Ancak burada Greko-Latin gelenek ve Greko-Semitik geleneğin etkileşimi ile bireylerin eğitim sürecinde doğruların sadece din kuralları çerçevesinde arayış gayreti, erdemli insan yaratma adına çeşitli mesleki, dinsel ve ahlaki eğitim kurumlarını egemenliği altına alırken, Sokrates’ten Aristo’ya tevarüs eden “kendi entelekia”sı ile ve “daimon/vicdan” saikiyle erdemi arama Greko-Semitik ve Greko-Latin kültür sentezinde oluşturulan “dinsel skolastisizmi” de yaratmıştır. Özellikle, bu durum tüm Greko-Latin Hristiyan Ortaçağ düşüncesinde XIII. YY’a dek ve XII. YY’dan itibaren de İslam Dünyasına belirgin şekilde damgasını vurmuştur. Böylece, zaman içerisinde hem doğu hem batı coğrafyasında, monoteist dinsel kurumların etkisiyle, antik Yunan döneminde başlangıçta doğayı ve evreni tanımlamakta gözlem ve deneye dayalı bilgiye ulaşma çabaları, I. YY’dan sonra “dine uygunluk ve inanç dairesi” nden çıkılmaması ilkesiyle kesin bir şekilde sınırlanmıştır. Ancak, “Üniversite Kavramı-I” başlıklı önceki yazımızda da ifade etmeye çalıştığımız üzere, XIV. YY’da ivme kazanan “hipotetik olmayan deneysel akılcılık” sayesinde Batı Avrupa tekrar Greko-Latin köklerine dönerek, üretim temelinde, kralların seküler gücüne ve kiliseye karşı yeni bir döneme evrilmiş XV. YY’da ise İslam Dünyası’ndan bambaşka bir şekilde kendi Rönesansını yaratmıştır.

Ancak, bu uzun süreçte, Roma İmparatorluğu sonrasında bile Antik Felsefe okulları, başta Atina olmak üzere Ön Akdeniz’de gelişmesini sürdürmüştür. Başta İskenderiye olmak üzere, Yahudi monoteizminin tarih-ahlak anlayışı ve doğunun mistik öğretileriyle harmanlanan araştırmaya önem vermekle beraber “müze görünümlü bir üniversite gibi” çalışan kurumlar olmuşlardır. Bu kurumlar, kanaatimizce İslam Coğrafyasında özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, “medreselerin” alt yapısını oluşturmuştur. Daha sonra, bu yapılar sembol dilini kullanan mistik öğeler içeren Hristiyanlık ile daha da iç içe girip etkileşerek, Ortadoğu ve Batı Avrupa’yı derinden etkilemiş olsalar da hiçbir zaman pozitivist-rasyonalist bir yaklaşım ile doğa yasaları kavramını irdelememişlerdir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız kısa tarihçeden de anlaşılacağı üzere Türkiye Cumhuriyeti’ nde başlatılan üniversite reformu bu konunun bilincindeki cumhuriyet kadroları tarafından idrak edilerek, Alman öğretim üyeleri ve bilim insanları üzerindeki Nazi Partisi baskısını mükemmel bir fırsata dönüştürmeyi bilmiş bu konuda birçok fedakârlık yaparak sancılı da olsa bir yükseköğretim devrimi gerçekleştirmiştir. Gerçekleştirilen devrimin, 1980 sonrası Wissema’nın yaptığı sınıflandırmaya göre, Batı Avrupa Greko-Latin dünyasındaki “2. Jenerasyon Üniversitelerin” temelinde olduğu söylenebilirse de bu konu, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bir çok tartışmayı da beraberinde getirir.

Sorbonne Üniversitesi

Bilindiği üzere, Üniversiteler ile ilgili olarak 1980’lerden sonra üç tip gelişimsel tanımlama temelinde bir sınıflandırma yapılmaktadır. Bunlardan ilki, 1.Jenerasyon Üniversiteler olarak isimlendirilmektedir. JG Wissema tarafından bu isimle tanımlanan kurumlar, “Üniversite Kavramı-I” başlıklı yazımızda da bahsettiğimiz tipik “Antik Ortaçağ Üniversite’leridir. Bu tip üniversitelerin, gelişiminin ve kurgusunun dayandığı düşünsel temelleri irdelemek amacıyla, yukarıda, Sümerlerden Antik Yunan’a ve oradan da Moniteistik Dinler dönemine dair yaptığımız zorunlu değerlendirme bu nedenledir. Wissema tarafından 1.Jenerasyon olarak nitelendirilen bu üniversitelerin özellikle IX. YY’dan itibaren “eklesiastik ve monastik” öğreti doğrultusunda başlayarak, krallar ve fieflerin oluşturduğu seküler güce karşı mücadele ile IX. YY’dan itibaren oluşmaya başlayan burjuvazinin etkisi sonucu olduğunu bir defa daha anımsatmakta yarar görmekteyiz. Bu sayede bilginin gücünün, toplumsal statü ve güç kazanımı üzerindeki etkisi daha iyi anlaşılmaya başlanmış, matbaanın da kullanılmasıyla bilgiye erişim kolaylaşmış ve hızlanmıştır.

Bilginin, neden olduğu sermaye birikiminin de söz konusu 1. Jenerasyon Üniversite kurumlarında özerklik ilkesinin gelişimine katkıda bulunduğu da tartışmasızdır. Bu gelişim süreci, bazı araştırıcılara göre modernitenin en önemli safhalarından biri olan endüstri devrimi ile Humboldt tarzı olarak tanımlanan değişik bir üniversite yapılanmasıyla sonuçlanarak yeni bir üniversite yapısının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu tip üniversiteler ise Wissema tarafından “2.Jenerasyon Üniversiteler” olarak tanımlanmaktadır. Bu tarz üniversitelerin, ilk örneğinin Berlin Üniversitesi olarak kabul edilmesi nedeniyle, ikinci kuşak üniversiteler için JG Wissema bu ismi kullanır.[4] Bu tip üniversiteler “bilim için bilgi üretme” esaslı olarak kabul edilir. Ancak Wissema tarafından aydınlanma döneminin, endüstri devrimi ile ivme kazandığı, önemli bilimsel devrimlerin olduğu, denizlerde sömürgeci devletlerin kıyasıya mücadele ettiği bir dönemde Prusya’nın doğduğu, Kutsal Roma Germen tacına sahip olma ve Alman birliğini kurma iddiası merkezli politikaların varlığı, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ile kıta Avrupası’nda egemenlik yarışının olduğu bir devirde, kurulan bu üniversitenin sadece bilgiyi kutsadığını iddia etmek konuyu dar çerçevede değerlendirmeye neden olabilir.

Wilhelm von Humboldt; (d. 22 Haziran 1767, Potsdam – ö. 8 Nisan 1835, Tegel, Berlin yakınları, Prusya)

Bu tarz üniversitenin fikir babasının Wilhelm von Humboldt olduğu belirtilir. Kendisi “Prusya Aydınlanması”nın tipik bir mümessili olmasının yanında dilbilimci-diplomat ve eğitim bakanlığı yapmış birisidir. Onun 1810 yılında kurduğu Berlin Üniversitesi’nin, eğitim tarzı ve dayandığı ilkeler bakımından o zamana dek rol model olarak kabul edilen 1.Jenerasyon üniversitelerin en ünlüsü Paris Ünversitesi’nden farklı olarak XIX-XX. YY’lar boyunca “bilim temelli” üniversite modeliyle yükseköğrenimde etkili olduğu bazı çevrelerce iddia edilir. Ancak bu yorum ve tasnifte, Jack Le Goff tarafından ileri sürülen, Ortaçağ’da üniversitelerin, üniversite loncaları olarak zaten ticari bir kaygı ile bilgi üretmek amacıyla oluşmuş oldukları gerçeğini de göz ardı etmek mümkün gözükmemektedir.[5]

Berlin Hambuldt Üniversitesi

İkinci Jenerasyon üniversitelerin başlatıldığı dönem olarak, Humboldt tarafından oluşturulan Berlin Üniversitesinin kurulduğu XIX. YY başlarının, Avrupa’nın siyasi dinamiklerinden bağımsız düşünülmesi mümkün gözükmemektedir. 1810 tarihi Batı Avrupa’nın, Napolyon savaşları ile siyasi ve askeri olarak alt-üst olduğu bir dönemdir. Prusya, bir taraftan da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile “Alman” ulusunu temsil ve Alman birliğini sağlama yönünden rekabet halindedir. Orta Avrupa’da ise Ren konfederasyonu (Rheinbund) Fransız devletinin asker ve insan gücü kaynağı olmaya devam etmektedir. Kıta Avrupası ve İngiltere’de XIX. YY’da kurulan üniversitelerin, sanayileşmenin yarattığı gergin ekonomik rekabet ortamıyla, “bilimsel bilginin üretim ekonomisindeki rolünün”, Kıta Avrupası’nda daha net olarak kavranmaya başladığı bir döneme denk geldiği açıktır.

İngiltere’de sanayi devrimi

Burada üniversite kavramı ile siyasal ve ekonomik koşulların yakın ilişkisi hemen göze çarpmaktadır. Bu nedenle, kavramın ortaya çıktığı ve şekillendiği XIII. YY’dan beri bilgi üretiminin ekonomi ve siyasetle ilişkisi her zaman olmuştur. Özellikle, Endüstri devriminden sonra ekonomik rekabetin kıta Avrupa’sında ve denizlerde bütün hızı ile yeni ham madde kaynakları ve pazar gereksinimi nedeniyle bilimsel bilgiyi şart kıldığı bir döneme girilmesine dikkate değer. Bu nedenle, üniversitelerin tarihsel gelişiminde Wissema’nın ifade ettiği “üç jenerasyon”a dayalı bir tasnif kavramının kesin sınırlar içermemesi gerektiği düşüncesindeyiz. Konuya “bilimsel devrim” bağlamında yaklaşmak ve üniversitelerin bilimsel devrim yaratabilecek şekilde bilgi üretmelerinin, bulundukları ülkelerin coğrafi koşullarıyla yakından ilişkili olduğu kadar küreselleşmenin getirdiği zorlayıcı etkenlerin de baskısı altında olduğu gerçeği göz önüne alınmalıdır. Bununla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nde özellikle 1935 yılından sonra başlatılan üniversite reformu günümüze kadar ülkemizin değişen siyasal ve ekonomik şartlarıyla doğrudan ilişkili olarak çeşitli iniş-çıkışlar kaydetmesi de buna ulusal ölçekte bir başka örnektir.

Konuyu biraz daha iyi anlamak amacıyla, o dönem Prusya ve İngiltere Krallığı arasındaki ilişkiye bakmak yeterlidir. Prusya Devleti’nin kuruluşu 1701 yılında ilk Prusya Kralı olan Frederich I ile başlatılır. Frederich I aslında, çağdaşı İngiltere Kralı Hannover doğumlu asıl adı George Ludvig olan yine bir Alman olan George I ile akrabadır.[6] Bu tarihler İngiltere’nin denizlerde yükselişe geçmeye başladığı, Prusya Devleti’nin de Kutsal Roma-Germen tacının sahibi Avusturya Macaristan İmparatorluğu’ndan icazet aldığı yıllardır. Frederich I Hohenzollern, Aydınlanma filozofu Voltair’den çok etkilendiği gibi Fransa’dan dışlanan Prusya’ya sığınan Hugenot denilen protestan göçmenlerden yararlanma politikası ile oldukça pragmatist bir yaklaşım sergilemiştir. Prusya devleti içerisinde 1810 yılında kurulan Humbolddt tarzı olarak nitelenen Berlin Üniversitesi işte bu Protestan çizgide, Amerikan ve Fransız Devrimleri’nin etkisinde, liberal politikaların eğiliminde, ticari ve endüstriyel rekabet amaçlı bilgi üretmek için kurulmuştur. Çok geçmeden elli yıl içerisinde, Schleiermacher’in Kant ve Fichte’den mülhem görüşleri doğrultusunda, “kan ve demir” den ziyade “kömür ve demir”in birleştirdiği Prusya Devleti Alman birliğini kurmak yolunda ilerleyecektir.[7],[8] Türkiye Cumhuriyeti’nin bundan yaklaşık 130 yıl sonra başlatacağı üniversite reformunda da benzer siyasal ve ekonomik dinamiklerin etkisi çok açıktır. Burada kanaatimizce vurgulanması gereken esas nokta üniversite kavramının sınırları kesin zamansal bir jenerasyon tanımlaması yapılarak sınıflandırılmaya tabi tutulmasından ziyade, dinamik ve esnek bir yapılanma içerisinde ele alınması zorunluluğudur. Bu durumda üniversiteler yapılanma, her şeyden evvel “eklektik” bir düşünsel sürecini de özünde barındırmak zorundadır.[9]


Yukardaki açıklamalar doğrultusunda, XIX. YY başlarında, gerek kıta Avrupa’sı gerek İngiltere’nin birbirinden düşünsel bağlamda etkilenmemesinin imkânsız olduğu aşikârdır. Ancak, Prusya’nın Alman Birliğini oluşturma sürecindeki tutumu ve siyasal politikaları, Kıta Avrupa’sındaki felsefi yaklaşımları ve üniversite kavramı gelişimi üzerinde de etkili olmuştur. Bu nedenle “aufklarung” denilen aydınlanma, bir devlet yapısı ve kadrosu oluşturma bağlamında yukarıdan aşağı bir kurguyu ve yapılanmayı geliştirirken “tümden gelimci-hipotetik deneysel akılcılığı” elbette ön plana çıkaracaktı. Ancak, daha sonra bu Denizci bir krallık olan İngiltere’de geçmişi Roger Bacon ve Isaac Newton çizgisine dek uzanan “hipotetik olmayan deneysel akılcılığa” evrilmek suretiyle kanaatimizce “diyalektik eklektisizmi” de besleyen bir yapı halini alacaktır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak XIX. YY’da Anglo-Sakson üniversite modeli olgunlaşmaya başlayarak bu anlayış Yeni Dünya’ya da kaçınılmaz bir şekilde kabul görecektir.


Ortaçağ Avrupası’nda, Bologna, Paris ve Oxford üniversiteleri ve ardından kurulduğu bilinen Montpellier, Padua, Orleans ve Cambridge isimli en eski yedi üniversite de tıp, hukuk, felsefe ve teolojinin ana konular olduğu bilinmektedir.[10] Elbette ortaçağın Rönesans öncesi bu kurgusunda, İslam Coğrafyasında gerçekleşmiş olan Sicilya, Kuzey Afrika ve İspanya üzerinden Avrupa’ya geçtiğini bildiğimiz eğitim kurumlarının rolü yadsınamaz. Bu etkileşime örnek olarak, üniversite olarak değerlendirilmemesi gerektiği bilgisiyle VIII. YY’da İslam Coğrafyasında etkin olan Kufe ve Basra Okulu’nu verebiliriz kanısındayız. IX. YY’da Basra Okulu’nun temsilcisi olan, Halil İbn Ahmed, sonraları X. YY’da, Horasan’da yazılacak olan bir bilimsel teknik terimler sözlüğüne esas teşkil etmiş olan Arapça bir sözlük hazırlamıştır. Bu sözlüğün önemi, bilimlerin sınıflandırılması ile ilgili olmasıdır. Burada bu konudan bahsetmemizin ana nedeni ilgili kitapta yapılan sınıflamanın daha sonra XIII. YY’da kurulduğu bilinen Avrupa üniversitelerini de etkilemiş bir sınıflama olmasıdır. Zira İslam düşüncesi üzerindeki Yunan etkisini, Basra okulunda yazılan bu kitabın ispatladığı kabul edilir. Bu eserde felsefe teorik ve pratik felsefe olarak ikiye ayrılmış, mantık da yine bir alt bölüm olarak kabul edilmiştir. Teorik felsefenin matematik, ilahiyat ve tabiat bilimleri olarak tasnif edilmesi çok ilginçtir.[11] Matematik aritmetik, geometri, müzik ve astronomiyi kapsayarak “quadrivium” olarak saptanmıştır. Tabiat bilimleri ise tıp ve biyokimya olarak alt dallara ayrılırken, teoloji-ilahiyat yine antik Yunan tanımlamalarından etkilenmiştir. Avrupa üniversitelerinin gramer, retorik ve diyalektikten oluşan “trivium” olarak isimlendirdikleri alan ise “hikmet” başlığı altında tanımlanmaktaydı bu ise Basra Okulu’nda “mantığın” bölümleri olarak kabul edilmekteydi. Hasan İbn Ahmed’in bu eserinde, pratik felsefe ise etik, ekonomi ve siyaset olarak alt dallara ayrılmaktaydı. İşte Ortaçağ Avrupa Üniversiteleri’nde bu tip bir yapılanmadan esinlenerek, “sanat” kavramı temelinde hukuk, teoloji ve tıp dallarını inşa edecek şekilde yapılan bir kurgu söz konusudur. Gayet iyi anlaşılacağı üzere matematiğin “quadrivium” ve mantığın “trivium”unun oluşturduğu 7 temel bilimin teşkil ettiği sanat Ortaçağ Avrupa Üniversitelerinde Tıp, Hukuk ve Teoloji için temel teşkil etmekteydi. Böylece Ortaçağ Avrupa Üniversiteleri’nin, en önemli kaynağına örnek olarak “Basra Okulu”nu vermiş bulunmaktayız.[12]

Özetleyecek olursak Kıta Avrupası Üniversiteleri, Antik Yunan ve Latin kültürünün yorumundan mülhem olarak, İslam Coğrafyasındaki okullardan aldığı konu tasnifini temel alan yapılanması, bilgi üretme yöntemlerini “tüme varım” ve “tümden gelim” olarak belirleyerek endüstri devrimine kadar getirmişlerdir. XIX. YY’da Prusya ve İngiltere arasındaki gerek ticari-endüstriyel rekabet gerek siyasal ilişkilerde Fransız Devrimi’nin de yarattığı etkileşim “bilgi üretme” kavramının kapsam ve boyutunu felsefi ve teknik olarak artırmıştır. Günümüzdeki bilgi üretmenin enstümanları değişmekle birlikte yine de bu temeller üzerinde sürdüğünü belirtmek gerekir.

Gerçekten de zaman içerisinde üniversitelerin tabi olduğu dinamikler, bulundukları coğrafya ve dünya ekonomisinin şartları doğrultusunda değişmeye başlamıştır. Dünya özellikle son iki yüzyılda, iki tane topyekûn yıkıcı bir savaşın sonunda oluşan ideolojik kutuplaşma ve bunun etkili olduğu gerek kıta Avrupası gerek Asya kıtasında ve gerekse de Ortadoğu’da bölgesel ciddi çatışmaların olduğu bir dönemi yaşayarak 1980’li yıllara değin oldukça sancılı günler geçirerek gelmiştir.

Öte yandan, ülkemizde de 1982 yılında kurulan ve Anayasal bir kurum olan Yüksek Öğretim Kurulu, yurdumuzda ve dünyada gerçekleşen bu alandaki gelişmelere uyum sağlama yönünde değişik uygulamalar yapmak suretiyle Türk Yüksek Öğreniminde gerçekten çok önemli bir kilometre taşı olmuştur. Bir sonraki yazımızda ülkemizde ve dünyada üniversite kavramının Wissema’nın tanımladığı üç farklı jenerasyon temelinden ziyade, sosyo ekonomik etkilerle, genişleyen ve küreselleşen üniversite kavramının sorunlarına ve bu sorunların çözümü ile ilgili çalışmalar ve yorumlara değinmek gereğini duymaktayız.

Özellikle 1980 sonrasında ülkemizde üniversite sayısının gittikçe artmaya başladığı görülmektedir. Bu sayısal artış ile beraber, üniversitelerimizde nitelik sorunsalı ile karşı karşıya olmadığımızı kimse iddia edemez. Bu niteliksel zafiyet sadece meslek edindirme bağlamında değil, öğretim üyesi yetiştirilmesinde de kendisini hissettirmektedir. Adeta, her ile bir üniversite kurulmasının mantığında ülkemizde üniversite kavramı ve onun temsil ettiği bilgi üretme eyleminin tam olarak anlaşılamamasında, günü kurtarmaya yönelik pragmatik yaklaşımların rolü yadsınmamalıdır. Ayrıca, nicelik olarak artışa rağmen nitelik olarak ortaya çıkan hem öğretim üyesi hem öğrenci yetiştirilmesi konusunda kendisini her geçen gün hissettiren bu durumun bazı nedenleri üzerinde de durulacaktır.

Yazar: Prof. Dr. Mahmut Can YAĞMURDUR, Ankara, 17 Kasım 2020

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör