Üniversite Kavramı-III

Daha önceki yazımızda, 1933 yılından başlayarak laik, pozitivist-rasyonalist çizgide evrensel kültüre adapte olunabilecek bilgi üretimini hedefleyen Türk Yüksek Öğreniminin temelinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk’ün önderliğindeki üniversite reformu ile atıldığını belirtmiştik. Bu üniversite reformu aslında, İslam-Osmanlı gelenekçiliğinden laik esaslı ulus-devlet bilincine geçişin 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat kanunu ile ilk-orta öğretimde atılan güçlü laik temelin üzerinde yükseltildiği dikkat çeker. Yine hatırlanacağı üzere bu reform, orta Avrupa kökenli üniversite kavramının Nazi zulmünden kaçan çoğu Alman bilim adamının, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin istihdamı ve teşviki ile başta İstanbul ve Ankara’da kurulan üniversitelerde yerleştirilmesiyle dünyada kendinden söz ettirmiştir. Bunun önemli kanıtı Amerikan Rockefeller Vakfı tarafından düzenli takip edilerek Türk Yüksek Öğrenimi hakkında raporlar tanzim edilmesidir. Örneğin Ekim 1933 tarihinde, bu vakfın Avrupa Bölümü Müdür Yardımcısı Dr. R.A. Lambert Türklerin eğitim alanındaki gelişmelerin ve bu konudaki değişimin umulanın çok ötesinde olduğunu belirten mektubu dikkat çekicidir. Öyle ki, İstanbul Üniversitesi “Dünyadaki en iyi Alman Üniversitesi” olarak anılıyordu.


Ülkemizde Cumhuriyetin üniversite reformu bağlamında Atatürk’ün kurduğu ilk üniversite olan Ankara Üniversitesi’ne bağlı olarak eğitim veren ilk Tıp Fakültesi ise 1945 yılında kurulmuştur. Bu fakülte sayesinde Türk tıbbına hizmet eden çok önemli hekim ve öğretim üyeleri yetiştirilmiştir. Bu fakülteden yetişen bir çok öğretim üyesinin Albert Eckstein’in öğrencisi olmakla onur duydukları ve sonraki jenerasyonun da A.B.D’de cerrahi ve dâhili programlara kabul edilerek başarıyla tamamladıkları bilinmektedir. Pediatri uzmanı Prof. Dr. A.Eckstein’in Türkiye’yi ikinci vatan olarak gördüğü öğrencisi Dr.Muzaffer Sertabiboğlu’nun ifadelerinden öğrenmekteyiz. Yine onun öğrencilerinden ve Ankara Tıp Fakültesi’nin ilk mezunlarından Dr. Behçet Tahsin Kamay da onun toplumsal sağlık kurumlarını tek tek gezerek özverili bir şekilde halkı eğittiğinden bahisle Eckstein’ı “Türksever” olarak niteler.


Üniversite reformu II. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılından sonra da 1934-1938 yılları arasında henüz Atatürk’ün sağlığında atılan temeller üzerinde devam ettirilmeye çalışılmışsa da savaş sonrası dünyadaki siyasal gelişmelerden de etkilenmiştir. Ancak 1944 yılına gelindiğinde Harvard Üniversitesi gibi seçkin üniversiteler lisans ve yüksek lisans eğitimi için İstanbul Üniversitesinden öğrenci kabul etmeye başlamışlardır. Bunun en önemli kanıtı, 1945 yılına kadar yükseköğrenimde Alman öğretim üyelerinin attığı temeller sayesinde nitelikli asistan ve öğretim üyesinin yetiştirilmesidir. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1938 yılında mezun olarak 1946’da ABD’ye giden John Hopkins Halk Sağlığı Okulu’nda sağlık yönetimi ve ilişkili disiplinler üzerine çalışmalar yaptıktan sonra, 1952’de Harvard Üniversitesi‘nden tıp bilimleri doktora derecesi alarak ve Tıp Bilimleri Felsefe Doktoru ünvanı alan ilk Türk bilim insanı Dr.Nusret Fişek unutulmaz hekimlerimiz arasındadır. Ayrıca, yine 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olarak Harvard ve Washinton Üniversitelerine bağlı hastanelerde yüksek lisans programına kabul Dr.İhsan Doğramacı entegre Tıp eğitimi sistemini ülkemize adapte ederek 1964 yılında Hacettepe Üniversitesi’nin temellerini atmış 892 sayılı yasa ile bu üniversite kurulduktan sonra da ilk rektörü olarak görev yapmıştır. Benzer başarılar, kültür devrimi bağlamında yine Alman öğretim üyeleri tarafından kurulan Ankara Devlet Konservatuar’ı mezunlarından Ayla Erduran ve Suna Kan gibi keman virtiözlerinin dünyada ülkemizi temsil etmeleriyle de tescil edilmiştir. Böylelikle Ankara ve İstanbul’da kurulan üniversiteler ile başlatılan bu reform daha sonra A.B.D Üniversiteleri’nde Türkiye’den eğitime gönderilen birçok öğretim üyesinin ülkemize dönüşü ile de Anglo-Sakson çizgide devam etmiştir. Öte yandan burada, ilk akla gelmesi gereken konuların başında, 1934 üniversite reformu kapsamında Türkiye’ye gelerek eğitim veren Alman kökenli öğretim üyelerinin Türk Bilim Dili’nin gelişmesine de katkılarının yadsınmaması gerektiğidir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki üniversite yapılanması, Nazi Zulmünden kaçan Alman öğretim üyelerinin bu ekolü temsil etmeleri ve onların üniversite reformu kurgusundaki yadsınamaz katkıları nedeniyle çoğunlukla bu tarz üniversitelerdir. Bu nedenle gerek dünyada gerek ülkemizde üniversitelerin kurgusu ve gelişimi, sosyo-politik ve ekonomik üretim-tüketim kalıpları, siyasal ve kültürel değişim ve dönüşümleri takip etmek durumunda kalmıştır. Öte yandan, II. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılından sonra ve iki kutuplu dünyanın yaşadığı soğuk savaş süreci 1980 yılına değin 2.kuşak üniversitelerin genel geçerli kabul edildiği bir dönem yaşamışsa da zaman zaman ülkemizde ve dünyada üniversite eğitimi ve akademik yükselmeler ile kaygılar bu sistem dahilinde yapılan reformlar ile çözülmeye çalışılmıştır. Bu nedenle ülkemizdeki üniversite kavramı da 1980 li yıllara kadar neredeyse bu gelişmelere paralel bir seyir izlemiştir. Ancak İslam-Osmanlı geleneğinden ulus-devlet bilincine geçilirken burjuvazisi olmayan bir toplumda meslek edindirme ve üretim sürecinin bölgesel alandan ulusal düzeye tabandan başlayarak inşa edilmesi için Köy Enstitüleri bu süreçte önemli bir boşluğu kapatmak amacıyla planlanmışsa da kırklı yılların sonundan itibaren sistem sağlıklı çalıştırılamamış en sonunda bir takım ideolojik sorunların tartışma odağı haline gelmesi söz konusu edilerek terkedilmiştir. Bu nedenle Köy Enstitüleri konusunda gelinen bu aşamanın savaş sonrası iki kutuplu dünyada ülkemizdeki üniversite reformunun devamlılığını 1980 li yıllara kadar ne ölçüde etkilediği ise ayrı bir çalışma konusudur. Bütün bu gelişmelerin ve gayretlerin sonucunda 1960 yılına kadar Türkiye’de toplam 7 üniversite kurulmuştur (Tablo 1). 1955 yılında temelleri atılan ancak 1963 yılında eğitime başlayan Karadeniz Teknik Üniversitesi ve 1955 yılında kurulan Ege Üniversitesini, 1956 yılında kurulan Ortadoğu Teknik Üniversitesi onu da 1957 de kurulan Atatürk Üniversitesi takip etmiştir. 1960 yılından sonra orta öğrenim kurumlarının sayısının artması ile de üniversite sayısının artması öngörülmüş nitelikli insan gücü ihtiyacının karşılanmasına gayret edilmiştir.

Türk Üniversite tarihinde 1946 yılında 4936 sayılı yasa ile çıkarılan ama Anayasal kapsamda olmayan “Üniversiteler Kanunu” 1961 Anayasası ile bir değişim geçirmiş 1973 yılında yapılan yasal değişiklikle 1980 yılına kadar farklı bir mecrada seyretmiştir. (Tablo 2) Türkiye’de Üniversite kavramının Anayasal düzeyde ele alınması ve idari-bilimsel-yönetsel özerklik kavramı 1961 Anayasası ile güvence alındıktan sonra 1971 yılına kadarki sürede başlıca 1967 yılında 892 sayılı kanunla Hacettepe ve 1971 yılında da Boğaziçi Üniversiteleri kurulmuştur[1]. Ülkemizde üniversite kavramının 1973 yılında çıkarılan 1750 sayılı kanunla tekrar reforme edildiğini bilmekteyiz. Bu yasa ile kimi güvenlik sorunları göz önüne alınarak yapılan bir düzenleme öngörülmüşse de TBMM ve Bakanlar Kurulunun yine de devre dışı bırakılmaması önemlidir.

Ülkemizin üniversite tarihine 1980 ler çok önemli damga vurmuştur. 1982 Anayasası’nın 131.Maddesi 1981 yılında çıkarılan 2547 sayılı yasa temelinde kurulması öngörülen anayasal bir kurum olan ilk başkanlık görevine Türk Üniversite hayatına ve Türk Tıbbıma büyük hizmetleri olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın atandığı Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) bir çok tartışmayı beraberinde getirse de Türk Üniversite Reformunda önemli bir kilometre taşı olmuştur. Zira bu kurum sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm yükseköğrenim kurumları tek bir çatı altında toplanmış, akademiler üniversitelere, eğitim enstitüleri eğitim fakültelerine dönüştürülerek, konservatuar ve meslek yüksekokulları üniversite bünyesine alınmış ve ciddi bir organizasyon gerçekleştirilmiştir. Ancak Türk Yüksek Öğrenimi 1980 li yıllardan üniversite sayılarının arttığı çoğu kez politik zorlamalar sonucunda kantitatif bir gelişime rağmen bununla koşut olmayan kalitatif bir geri kalma da yaşamış ve yaşamaya devam etmektedir. Bunun en olumsuz sonucu ise akademisyen enflasyonu olarak pratik yaşamda görülmekte günümüzde de gittikçe derinleşmektedir. Özellikle 1990 lı yıllardan sonra sayıları gittikçe artan Vakıf Üniversiteleri de bu konuda kaliteyi artırmak bir yana dursun hiperenflasyona da neden olmuşlardır. Hem akademisyenlik hem de lisans sonrası istihdam olanaklarının verimli tahsisi nepotizm ile birlikte ciddi bir diplomalı işsizlik sorununu kaçınılmaz bir şekilde yaratmıştır. Benzer sorunlar akademik yükseltme ve akademik yükseltme ölçütlerinin standardizasyonunda sorun yaratarak akademik enflasyona yol açarak bilgi üretiminin olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Bu durum araştırma fonlarının tahsisinde kısıtlamalara, intihal olgularının artması gibi birçok problemin de katlanarak büyümesi ile sonuçlanmıştır. İlerleyen süreçte 2015 yılında, üniversitelerin dış değerlendirmesini yapmak üzere YÖK ‘ten ayrı olarak oluşturulan Yüksek Öğrenim Kalite Kurulu bu konuda çözüm üretmekte yetersiz kalmaktadır. Üstüne üstlük YÖK’ün bazı yetkilerini de üniversitelere ve kontenjan planlamaları için geniş katılımlı yeni kurullara devretmesi bilimsel-idari-yönetsel özerkliği sağlamaktan uzaktır. Bir yandan da artan mülteci sayısı ve yükseköğrenimde bu mültecilere sağlanan esnek olanaklar uluslararası öğrenci sayısını da her ilde üniversite olmasına rağmen kalite aleyhine ciddi oranda artırmıştır. “Yükseköğretimde Uluslararasılaşma Strateji Belgesi” nin raporuna göre 2017 de uluslararası öğrenci sayısının 172 bine ulaşması orta vadede akademik hiperenflasyon ve “diplomalı işsizlik” sorununu daha da derinleştirecektir.

Üniversiteler ile ilgili olarak 1980 lerden sonra üç tip tanımlama yapılmaktadır. Bunlardan ilki Üniversite Kavramı I başlıklı yazımızda bahsettiğimiz Antik Ortaçağ üniversite tipidir. Bu tip üniversitelerin özellikle IX. Yy’dan itibaren eklesiastik ve monastik öğreti doğrultusunda başlayarak, krallar ve fieflerin oluşturduğu seküler güce karşı mücadele ile burjuvazinin teşekkülü sonucu bu sayede bir bilgi ve sermaye birikimi ile özerklik ilkesinin gelişimindeki rolünün önemi üzerinde durmuştuk. Bu tip üniversiteleri güncel tabirle J.G Wissema birinci kuşak üniversiteler olarak tanımlamaktadır. Bu gelişim süreci, bazı araştırıcılara göre modernitenin en önemli safhalarından biri olan endüstri devrimi ile Humboldt tarzı olarak tanımlanan değişik bir üniversite yapılanmasıyla sonuçlanarak yeni bir üniversite yapısının evrilmesine neden olmuştur. Bu üniversiteler ise ikinci kuşak üniversiteler olarak tanımlanmaktadır. Bu tarz üniversitelerin, ilk örneğinin Humboldt Üniversitesi olarak kabul edilmesi nedeniyle ikinci kuşak üniversiteler için JG Wissema bu ismi kullanır.[2] Ülkemizde ikinci jenerasyon üniversitelerden üçüncü jenerasyon üniversitelerden geçişte teknik alanda Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni, hem tıp ve hem de teknik alanlarda da 1964 yılında kurulan Hacettepe Üniversitesi en önemli aşamaları gerçekleştirmiştir.

Bir sonraki yazımızda, tarihsel bağlamda ve ülkemizde bu konuyla ilgili olarak 2000 li yıllarda tartışılan konulara değinmek üzere sizlerle tekrar buluşacağız

Kaynaklar

  1. Nazizmden kaçanlar ve Atatürk’ün vizyonu. Arnold Reisman. Çev.Gül Çağalı Güven. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2.Baskı, İstanbul 2011

  2. Wissema JG, Üçüncü Kuşak Üniversitelere Doğru-Geçiş Döneminde Üniversiteleri Yönetmek. İstanbul: Özyeğin Üniversitesi-2009

  3. Kömürlü E, 1960’lara kadar Türkiye’de İlk Üniversitelerin Kuruluşları, Üniversite Araştırmaları Dergisi, Cilt 2, Sayı 1, s 35-42, 2019

  4. Sargın S, Türkiye’de Üniversitelerin Gelişim Süreci ve Bölgesel Dağılımı, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl/Volume: 3, Sayı 5, s 133-150, 2007

  5. 1982 Anayasası 130 ve 131.Maddeler, ayrıca Bkz.2547 sayılı YÖK kanunu

[1] Mart 1971’de dönemin başkanı Dr. Everton, Robert Kolej’in üzerine herhangi bir kampüs üzerinde bağımsız bir üniversitenin kurulması için Türk hükümetini teşvik eden önergenin 26 Ocak 1971’de Yönetim Kurulu tarafından kabul edildiğini açıklamıştır. Çalışmalar 1971 yazında sonuçlandırılmıştır.

[2]Humboldt Üniversitesi; 1812 de Sanayi Devrimi sırasında kurulan Fichte, Hegel ve Einstein gibi değerleri yetiştiren bilgi üretimi ve onu adeta kutsayan üniversite tipinin ilk örneklerinden biridir .

Yazar: Prof. Dr. Mahmut Can YAĞMURDUR, Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzm. Ankara, 04 Ekim 2020

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör