Üniversite Kavramı-II., University Concept-II

Daha önceki yazımızda üniversite kavramına epistemolojik olarak yaklaşarak, özellikle Avrupa’da bu olguyu ortaya çıkaran sosyo-kültürel ve ekonomik nedenler üzerinde kısa bir açılama yapmaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise konuya yine kaldığımız yerden devam ederek, üniversite kurumunun ülkemizde gerçekleşme sürecindeki etkenlere değinmeye çalışacağız.

Kıta Avrupası başta olmak üzere Batı ülkelerinde önceki yazımızda üretim ekonomisinin tetiklediği bilgi üretme ve meslek edindirme ilkesinin birlikte şekillendirdiği üniversite kavramının gittikçe geliştiği XIV-XV ve XVI. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu coğrafyasında sosyo-ekonomik ve siyasal etkinliği kuvvetle tesis etmek üzere ciddi savaşlar gerçekleştirmekteydi. Aslında Kıta Avrupa’sı da kendi içerisindeki başta din savaşları ve vesayet savaşları v.b ile olmak üzere gerçekleştirdiği bilgi ve teknolojik birikimini sınama olanağını da bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yayıldığı topraklar göz önüne alındığında Osmanlı Devleti eski Doğu Roma’nın kültürel ve bilimsel mirası ile Arap ve Horasan bölgesinin bu alandaki birikimine de sahip olduğunu farketmemiş değildir. Örneğin Ortaçağ’ın ilk tıp eğitimi veren okulu Cundişabur’da kurulmuş olup, yine müzikle tedavinin yapıldığını bildiğimiz ve cerrahi eğitim için ameliyathanelerde loca tasarımı uygulanan Edirne Bayezid II Külliyesi dikkate değer örneklerdir.

Bilindiği üzere, VII ve VIII. yüzyılda Arap İmparatorluğu’nun bünyesinde tercüme hareketleri ve daha önce Umman Denizi ile Arap yarımadası arasındaki deniz ticaretinin yarattığı bilgi birikiminin Araplara katkısı başta Abulughod ve Jack Goody olmak olmak üzere ifade edilmektedir. Son zamanlarda bu konu ile ilgili olarak Hindistan ve Çin’e ait bilimsel bilginin, Bizans, Arap ve Moğollar sonrası sadece Ortadoğu Coğrafyası değil Avrupa’daki başat güç olacak Osmanlı Devleti’ne nasıl miras kaldığını anlatan Prof. Dr. Fuat Sezgin’e ait geniş ve değerli çalışmalar dikkatle incelenmeye değer.

Osmanlı Devleti XVI. yüzyılın ilk yarısından itibaren, Akdeniz’de Doğu ve Batı arasındaki iletişim ve etkileşim yollarını kontrol edip Kıta Avrupa’sına yönünü çevirdiğinde, Avrupa kıtası, bilimsel ve felsefe bağlamında, İngiliz Devrimi’ni yaşamış bu da önce 1764 yılındaki Amerikan Devrimi, ardından da 1792 Fransız Devrimi ile Aydınlanma döneminin olgunlaştığı moderniteyi oluşturmuştur. Bilgi ve sermaye birikimi, artmış teknoloji kullanımındaki yetersizlik Osmanlı Devleti’ni 1606 Tsitvatörök anlaşmasından beri Avrupa karşısında zor duruma düşürmüştü. Özellikle 1664 yılındaki Buzacz anlaşmasıyla sonuçlanan Sn Gothard savaşı sonrası derinleşen duraklama 1683’ten itibaren gerilemeye dönüşecekti. Ateşli silahların seri üretim teknolojilerinde gelişkin torna tezgâhlarını etkin bir şekilde kullanma “Know How”unu denizcilik bilgisi ile birleştiren Avrupa artık okyanus aşırı “kolonizasyon” kavramı gücünü küreselleştirme yolunda ilerletmekteydi. Bu esnada Osmanlı Devleti Avrupa içlerindeki ilerlemesi için elzem olan silah teknolojisinde bile geleneksellikten kurtulamamıştı.

Özellikle ekonomik canlanma amaçlı birçok mimari yapılaşmanın hız verildiği 1718-1730 Lale devri sonrası Osmanlı Devlet adamları bu durağanlığın daha çok askeri nedenleri üzerinde durmuşlardır. İlk defa 1735 yılında, Mahmut I. zamanında askeri alanda ilk islahat başlamıştır. Bunun için Mahmut I. Fransız generali Alexander Compte Bonneval’i kurduğu topçu okulunun başına getirmiştir. Karadeniz’deki egemenliğimizi Rusların lehine kaybettiğimiz ve daha sonra Atatürk’ün kaldırarak çözümlediği Hilafet kavramını siyasal literatürümüze sokan 1774 Küçük Kaynarca anlaşmasından 1 yıl önce de 1773 te Mustafa III zamanında haritacılık ve gemi yapımcılığı eğitimi için “Mühendishane-i Bahri-i Humayun” kurulmuştur. Daha sonraki yıllarda Selim III döneminde, topçu ve istihkâm subayı yetiştirmek için 1795 te Mühendishane-i Berri Humayun kurulacaktır. Hatırlanacağı üzere Baron De Tot ve daha sonra Müslüman olan Kampell Mustafa, La Roi, Lafitte Clavet, Monier, Tondul gibi askerler bu askeri islahat amaçlı okullarda derslere gelmişlerdir. Siyasal çalkantılar, toprak kayıpları ve isyanlarla geçen yıllar sonrasında Kırım Savaşı ardından 1856 da islahat fermanı yürürlüğe konmuştur.

Bu defa Avrupa’ya nitelikli eğitim görmek üzere özellikle Fransa’ya münferiten öğrenci gönderilmeye başlanmıştır. Hatta bu amaçla Paris’te Mekteb-i Sultani adında bir okul açıldığı bilinmektedir. Bu arada orta öğretim düzeyinde “modern” eğitim vermek amacıyla Osmanlı İmparatorluğu başkenti İstanbul’da daha sonra Galatasaray Lisesi adını alacak yine Fransa’daki benzeri ile aynı ismi taşıyan Mekteb-i Sultani açıldı. Selim III’ün şehzadeliği sırasında Louis XVI ile yazışmaları ve 28 Çelebi Mehmet görevlendirmeleri bir tarafa bırakılırsa, bu kurum modern anlamda batıya açılan bir pencere olarak nitelendirilen en önemli kurumsal yapı şeklinde değerlendirilebilir.

Daha sonraki yıllarda ortaöğretim düzeyinde meslek edindirme amaçlı çeşitli okullar da kurulmuştur. Bunların ilki 1861 tarihli Fünun-u Telgrafiye Mektebidir. 1869 dan 1923 yılına kadar, sırasıyla 1876 da Maliye Mektebi, 1877 de Sivil Tıp Mektebi, 1878 de hukuk mektebi, 1882 de Ticaret Mektebi ve 1894 te aşıcılar mektebi gibi okullar kurulmuş ise de hiç birisi yükseköğretim yani “üniversiter” nitelikli olmamıştır. Nedeni ise sadece meslek edindirmek amaçlı olmaları ve yazımızın birinci bölümünde belirtiğimiz gibi bilgi üretmek amacı gütmekten uzak olmalarıdır.

Ancak, Osmanlı Devleti sınırları içinde orta öğretim sonrası devam edilecek “yüksek okul” düzeyinde ve modern anlamda “üniversite” kurulması fikri ilk defa 1845 yılında Sultan Abdülmecid I zamanında kararlaştırıldı. İsmi “fenler kapısı” anlamı taşıyan Darülfünun bu şekilde kuruldu. Bu Osmanlı Devleti’ndeki ilk Üniversite olup bu okuldaki müfredatı takip edebilecek nitelikte orta öğretim düzeyinde öğrenci yetiştirmek için de ayrı bir okul kurulması (Darül Maarif) dikkat çekicidir.[1] Darülfünun sonraları bu defa 1874 yılında “Darülfünun-u Sultani” adıyla, Galatasaray Sultanisi’nin içinde açılacaktır.

Osmanlı Devleti sınırlarında devlet temel eğitimi bir yükümlülük olarak görmemiştir. Bunun yanında sayıları birkaç yüz civarında olan medreseler de geleneksel dinsel hükümlere uygun olarak eğitim vermekteydi. Yani bu eğitim sisteminde bilgiye ulaşmak için bilgiyi getirenin güvenilirliği ve bilginin dinsel hükümlere uygunluğu esas olduğundan “laik” bir karakter taşıması mümkün değildi. Bu ise akli olmakla beraber, nakli bir eğitim sistemi ile sadece dinsel dogmalar ile sınırlı ve tekrarcı bir sistemi içinde barındırmaktaydı.

Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda modern anlamda üniversite olarak bir tek Darülfünun bulunmaktaydı. Onun yanında meslek edindirmeye yönelik yüksekokul düzeyinde 3 askeri okul ve birkaç yüz medrese ile yola çıkılması kaçınılmazdı. İşte, Cumhuriyet Türkiye’sinin yüksek öğreniminin çekirdeğini bu kurumlar oluşturmuştur.

İşte Atatürk’ün üniversite reformu adını verdiğimiz 1926 yılında başlayan 1933 yılında olgunlaşan devrimi savaştan yeni çıkmış, kaynakları sınırlı bir ülkede “Muassır Medeniyet” düzeyine yükselmek için Osmanlı Devleti’nden kalan böyle bir miras ile başlamıştı. Bu reformun gerçekleşmesi için sırasıyla Hilafetin Kaldırılması (3 Mart 1924) ile ilgili yasa çıkarılmakla kalmamış, yine aynı tarihli 430 sayılı kanun çerçevesinde Tevhid-i Tedrisat kanunu, 30 Kasım 1925 yılında da 677 sayılı Tekaya ve Zevaya kanunu ile de Türkiye Cumhuriyeti Laik yapısını kurgulamıştır. Ülke artık çağdaş üniversite reformuna hazırdı. Ancak bu dönem Avrupa’nın üzerine savaş bulutlarının yoğunlaştığı bir dönemdi. Özellikle ilk dünya savaşı sonrası antlaşmaların Avrupa Ülkeleri arasındaki anlaşmazlığı çözmek yerine derinleştirmesi ve ardından 1929 ekonomik krizi en güçlü ekonomik yapıları bile derinden etkileyerek ve sosyo-kültürel sıkıntılara yol açmıştır.

Avrupa 1933 yılına gelindiğinde bir yandan Bolşevik çekici diğer yandan ise Alman Nazi partisinin demir yumruğunu üzerinde hissetmeye başlamıştı. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin medeni dünyadaki koordinatını belirlemesi ve insanca yaşama hakkını vatandaşına sunmak gibi bir ülküsü, üretim ekonomisini kurmak şeklinde bir amacının iyice şekillendiği yıllar da bu dönemlere denk gelmektedir. Avrupa ciddi bir kriz yaşarken Cumhurbaşkanı Atatürk bu krizi ve olası sonuçlarını görüyor kafasındaki üniversite reformu için inanılmaz bir vizyon geliştiriyordu. Bu şartlarda üç askeri akademi ve Darülfünun ile yola çıkmaktan başka da şansı da yoktu.

Daha önce bahsettiğimiz askeri nitelikli üç akademiden biri 1909 yılında zaten sivilleştirilerek İstanbul Teknik Üniversitesi’nin temeli atılmıştı. Darülfünun ise 2252 sayılı kanunla 1 Ağustos 1933 tarihinde İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülerek aynı yıl 18 Kasım tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ve tek üniversitesi olarak eğitim tarihimizdeki yerini aldı.

Şimdi ülkemizde üniversite reformu hızlandıran Avrupa’da tetikleyici bazı olaylar ile başlayan sürece kısaca göz atabiliriz. 30 Ocak 1933 tarihinde Hitler’in Weimar Cumhuriyeti’nin son lideri Hindenburg tarafından şansölye atanması son derece önemli bir dönüm noktasıdır. Münih’e 10 mil mesafede Dachau toplama kampı aynı yılın 22 Mart günü kurulmuştur. 23 Mart günündeki Reichstag yangını sonrası Nazi partisinin öncülüğünde Almanya’da Hitler diktatörlüğünün yolu açılmıştı. 1 Nisan 1933 yılında Yahudi işadamları boykot edilmeye başlanmış, rejim muhalifi Yahudi yazar ve bilim adamlarının kitapları yasaklanmaya başlamıştır. Özellikle 20 Temmuz tarihinde Nazi Almanyası ile Papa Pius XI arasında Alman Katolik Hristiyanların haklarını teminat altına alan “Concordat” ile Almanya topraklarındaki üniversitelerde artık Yahudi olsun olmasın muhalif bilim adamlarının çalışma ve bilgi üretmelerinin önüne geçiliyordu.[2]

Birçok bilim insanı çıkarılan 7 Nisan 1933 tarihli “Kamu Hizmetleri Yasası” sonrası Almanya’yı terk etmek zorunda kalıyordu. Amerika’daki 1929 ekonomik bunalımı sonrasındaki işsizlik sorunu ve Yahudi göçmenlere karşı tereddütlü davranışlar, göçmen yasasındaki kısıtlamalarla bir araya gelince bu ülkeyi göçmenler için sanıldığından daha az cazip kılabiliyordu.

İşlerinden ilk çıkartılanlar arasında patolog Prof. Dr. Philipp Schwartz “Notgemeinschaft Deutcher Wissenschaftler im Ausland” adlı bir örgüt kurmasıyla bilinir. Bu örgüt Nazi zulmünden kaçan bilim insanlarına onları kabul etmeye hazır ülkelerde güvenli istihdam sağlamak için kurulmuştu. Philipp Schwartz, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından üniversite eğitim raporu hazırlamak üzere ülkemize çağrılan İsviçreli pedagog Prof. Albert Malche ile temas halindeydi. Üniversite reformu için hazırlanan Türkiye, Philipp Schwartz’ı ülkemize davet etti. Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip ile birlikte çalışarak Notgemeinshaft listesinden 30 bilim insanını Malche’nin raporuna binaen yukarıda bahsettiğimiz yasa ile Darülfünün’dan dönüştürülen İstanbul Üniversitesi’nde istihdam edilmek üzere çağırdı. Ülkemizde böylece çağdaş ve laik anlamda evrensel bilgi üretebilmenin yanında meslek edindirmeyi de hedefleyen yüksek öğrenim pozitivist-rasyonalist temelde kurulmuş oldu.

Bu dönemde toplamda 300 akademisyen ve 50 teknisyen ile destek elemanı ülkemize geldi. Gelenler arasında Philipp Scwartz ile Reşit Galip arasında yukarıda bahsettiğimiz görüşmeyi Alman-Türk Mucizesi günü olarak niteleyen Fritz Neumark dışında, İstanbul Üniversitesi’nde bugün hala kendi adı ile anılan Nissen ameliyatını tanımlayan Rudolph Nissen en çok bilinenlerdendir. Hatta Albert Einstein’in bile Princeton Üniversitesi’nden teklif alıncaya kadar Türkiye konusunda kararsız kaldığı bilinir.

1933 yılından başlayarak laik, pozitivist-rasyonalist çizgide evrensel kültüre adapte olunabilecek bilgi üretimini hedefleyen Türk Yüksek Öğreniminin temeli bu sayede atılmıştır. Savaşın bittiği 1945 yılına kadar bu yapılanma içerisinde nitelikli asistan ve öğretim üyesi yetiştirilmesi ve batılı anlamda diğer üniversitelerin kurulmasına da zemin hazırlanmıştır. Bunlardan ilki ve en önemlisi temelinin bizzat Atatürk tarafından atıldığını bildiğimiz Ankara Üniversitesi’nin kurulmasıdır. Bu üniversitenin bünyesinde 1925’te kurulan Hukuk Mektebi, 1933’te öğretime başlayan Yüksek Ziraat Enstitüsü, 1935’te açılan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 1936’da kurulan Siyasal Bilgiler Fakültesi gerçekleştirilen üniversite reformunun en değerlilerindendir. Bu reformların Alman öğretim üyeleriyle yüksek öğrenimimizin bilimsel ve evrensel temellere oturtulmasının hız kazandığı 1933 yılından itibaren de Amerikan Rockefeller Vakfı düzenli uygulamaları takip ederek raporlar hazırlaması da dikkat çekicidir.

Görülmektedir ki aydınlanmanın gerçekleştiği topraklarda savaşın, ırkçılığın ve soykırımın insan hayatına ve düşünce özgürlüğüne kastettiği yıllarda, yüzünü Batıya dönen ve muasırlaşmak gayretinde olan Türkiye Cumhuriyeti, yine orta Avrupa kökenli üniversite kavramının ülkemize yerleştirilmesinde, Nazi zulmü altındaki Alman bilim insanlarına kucak açarak, onlardan son derece gerçekçi bir şekilde yararlanmasını bilmiştir. Aynı zamanda bu Atatürk’ün vizyonunun ne denli geniş olduğunun da bir göstergesidir.

Yazar: Prof. Dr. Mahmut Can YAĞMURDUR, Ankara, 21 Mart 2020

Kaynakça

  1. Tarih Hırsızlığı. Jack Goody, Çev.Gül Ç.Güven, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5.Basım, İstanbul 2018

  2. İslam’da Bilim ve Teknik. Prof.Dr.Fuat Sezgin-Eckhard Neubauer’in katkısıyla, TÜBA-TC Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara-2007

  3. Selim III’ün Hatt-ı Hümayunları. Enver Ziya Karal, TTK Yayınları, Ankara 1999

  4. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik 1924-1928. Prof.Dr.Seçil Karal Akgün, Ed.O.Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları 2006

  5. The Holocaust and The Christian World. C.Rittner, SD.Smith, I.Steinfeldt. Cons.Ed.Yahuda Bauer. Beth Shalom Holocaust Memorial Center-Yad Vashem School for Holocaust Studies, s 17-28, Great Britain 2000

  6. Nazizmden kaçanlar ve Atatürk’ün vizyonu. Arnold Reisman. Çev.Gül Çağalı Güven. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2.Baskı, İstanbul 2011

1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör